11 Kasım 2010 Perşembe

Gelecekten bir mektup: “Munzur’a Dair”


Hızla giden bir trende giderken olduğunuz yerde zıplarsanız, zıplarken bastığınız yere mi düşersiniz, yoksa daha ileriye mi, ya da daha geriye mi düşersiniz? Düştüğünüz yer trenin üzerinde gittiği zeminde zıpladığınız yere göre ne kadar uzaktadır?
Bu sorulara büyük bilim insanları yanıtlar bulmuşlar. Onlardan birisi; Einstein “görelilik kuramı” diye bir kuram ortaya atmış, sonra da çok bilinen bir formül ortaya koymuş: E=m*c2. Bunun anlamı şu: Eğer maddeye ışık hızından daha fazla hız kazandırılırsa zamanın ve uzayın sonsuzluğu içinde her yöne hareket mümkün olur. Yani gelecekten bugüne, bugünden geleceğe gidebiliriz.

* * *

Ben bir bilim insanı değilim. Ama zamanın içinde hareketin mümkün olduğunu yine de biliyorum. Öyle matematik formül ve bilimsel ispatlarla falan değil. Daha basit sıradan bir kanıtım var benim: Zaman zaman posta kutumda bugünden çok sonraki tarihlerde yazılmış bazı mektuplar buluyorum. Yani ara ara “gelecekten mektuplar” alıyorum.
Bu mektuplar güzel. Elektronik posta iletisi falan değil. Gerçek mektuplar. Tıpkı eskiden yazdığımız gibi... Ayrıca bu mektuplar çok kaliteli zarflardan çıkıyor ve çok iyi kağıtlara yazılmış oluyor. Bu da onların gerçekten gelecekten geldiğini gösteriyor...
Kimisi çok güzel, kimisi kargacık burgacık el yazılarıyla yazılmış mektuplar bunlar...
Üzerlerinde daha önce görmediğim bilmediğim pullar yapıştırılmış. Pulların üzerinde de 20 yıl sonranın, 30 yıl sonranın, 50-100 yıl sonranın tarihlerini taşıyan damgalar vurulmuş.
Gelen mektupları yazanların bir çoğunu yazanı tanıyorum. Bazıları ise tanıdığım insanların çocukları, torunları ve henüz dünyada olmayan başka yakınları. İlgiyle merakla okuyorum onları.
Seviniyorum onları alınca... Mektupların ölmediğini, ölmeyeceğini görünce seviniyorum.

* * *

Birkaç gün önce posta kutumda yine böyle bir mektup buldum.
Üzerindeki damgada “21 Temmuz 2024-Ovacık-DERSİM” yazıyordu. Çok ilginç bir mektuptu.
Sevgili Hasan Şen geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Munzur Festivali ile ilgili bir dergi hazırladıklarını ve benden yazı beklediklerini söyleyince aklıma bu mektup geldi ve noktasına dokunmadan -yazan kişinin onayını almadığım için onun adını belirtmeden- bu mektubu dergiye konulması için gönderiyorum.

* * *

“20 Temmuz 2024-Cumartesi
Sevgili Mustafa Merhaba,
Şu anda Ovacık'tayım. Bir yanı “Munzur Baba”nın dağına, diğer yanı Pulur Ovasına bakan çok güzel bir konaklama tesisinin bana ayrılan odasından yazıyorum. Gün akşama erişti, yavaş yavaş da geceye dönüyor.
Duyarlılığını ve bu yöreye hayranlığını bildiğim için gördüklerimden kaynaklanan şaşkınlığımı ilk olarak seninle paylaşmak istediğim için bu mektubu sana yazıyorum.
Gerçekten de çok büyük şaşkınlık içindeyim. İletişim çağını da aştık, ama hâlâ çevremizde olanlar bitenlerden haberimiz yok. Ancak gözlerimizle gördüğümüzde onların ayrımına varıyoruz.
İnsanın, hele hele Anadolu insanının nelere muktedir olduğunu bir kez daha yaşayarak tanık oldum.
Çok eskilerde kaldı ama anımsayacağını tahmin ediyorum; 2000'li yılların başında senin zorlamanla bu yöreye ilk kez geldiğim günlerde gördüklerimiz, konuştuklarımız hep aklımda. Onların bir bölümünü bugün gerçekleştiğini görmekten ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin. Senin burayla ve buralılarla ilişkin benden daha yakındı. Belki bu anlatacaklarımı biliyor olabilirsin, ama yine de ben sana kendi gözümle gördüklerimi anlatmak istiyorum.
Adı artık “Dersim”

İstanbul'dan uçakla havalandığımızda zaman öğlene yaklaşıyordu. Pilot uçağın bir saat içinde Dersim'e varacağını anons etti. O anons yaparken “Dersim” deyişini yadırgadığımı fark ettim. Oysa yaklaşık 10 yıldır bu ilin adının değiştiğini biliyordum. Seninle geldiğimde buraların adı hâlâ “Tunceli” idi. Belki sen nasıl olduğunu biliyorsundur ama ben otele indiğimde öğrendim.
2014'de Türkiye şimdi içinde yer aldığımız AB'ye girdikten sonra çıkan bir kanunla yerlerin yörelerin isimlerinin değiştirilmesine ilişkin bir yasa çıkmıştı. Yasanın ayrıntısının nasıl olduğunu bilmesem de çıktığını hayal meyal anımsıyorum. Ayrıntılar demokrasimizin geldiği düzeyi gösteriyor. Bu bakımdan da çok ilginç.
Yasaya göre herhangi bir yörede 10 yıldan fazla yaşayan insanlarının resmi sayısının % 5'i eğer idareye bu yönde bir taleple başvururlarsa bir yıl içinde bu konuda bir oylama yapılması zorunlu kılınmış. Eğer böyle bir oylama yapılır ve isim değişikliği orada yaşayanların çoğunluğu tarafından kabul görmezse en az 20 yıl süreyle yeniden böyle bir talepte bulunulamayacağı kuralını da getiren bu yasada değişikliğin yapılış biçimi de gerçekten benim düşünebileceğim en demokratik yöntemle gerçekleştiriliyor.
Senin bu konulara özel ilgin olduğunu biliyorum; yukarıda dediğim gibi muhtemelen yazdıklarımı muhtemelen zaten sen biliyorsun.
Adın değiştirilmesi sürecinde şöyle bir usul var: Önce belirli bir süre içinde önerisi olan herkesin isim önerileri alınıyor. Sonra bilimsel yöntemlerle bir kamuoyu yoklaması yapılarak bu önerilerin sayısı en çok üçe düşürülüyor. Sonra o yörede yaşayanların en az %80'inin katılmasının koşul olduğu bir oylama yapılıyor. Bu oylamaya 14 yaşını tamamlamış herkes katılabiliyor. Bu orana ulaşılamazsa değişiklik talebinden vazgeçilmiş sayılıyor.
Oylama sırasında oy kullananlara değişiklik taleplerinin olup olmadığı beş farklı seçenekten birisini işaretlemek kaydıyla belirleniyor. Bu seçenekler arasında adın değiştirilmesi; “çok istiyorum”, “istiyorum”, “fark etmez”, “istemiyorum”, “kesinlikle istemiyorum” seçeneklerinin işaretlenmesiyle belirleniyor. Oylamada sorulan ikinci soru da adın ne olmasına ilişkin. Burada oy kullanan eğer değişiklik istiyorsa bu kez üç seçenek için öncelik sırası yapıyor.
Nasıl karar varıldığı da çok ilginç:
Değişiklik isteğinin; yani ilk iki seçeneği işaretleyenlerin toplam sayısının o yörede yaşayanların yani kayıtlı resmi nüfusunun üçte ikisinden fazla olması gerekiyor. Bununla birlikte istemeyenlerin toplam sayısının da %20'den az olması koşulu getiriliyor. Eğer bunların ikisi birden sağlanırsa ad ikinci soruya verilen yanıt içinde en çok oyu alan adın yörenin adı olarak belirlenmesiyle sonuçlanıyor.
Eğer ilk koşul sağlanır, ama ikinci koşul sağlanamazsa yani nüfusun %20'den fazlası “istemediğini” belirtirse; bir yıllık süre verilerek; değişiklik isteyenlerin istemeyenlere yönelik etkileme çalışmaları yapmalarına olanak sağlanıyor. Bu sürenin sonunda yapılan kamuoyu yoklamasıyla eğer bu kişilerin sayısının %20'den daha aşağı indiği anlaşılırsa bir son oylama daha yapılıyor. Bu oylama da değişiklik istememe durumunun oranı belirleniyor. Yani bu kez yörenin adının eskisi gibi kalmasını isteyenlerin kayıtlı nüfusun %20'sine ulaşması gerekiyor. Eğer bu sağlanırsa, çoğunluğun değişiklik istemesine karşın azınlığın kararı belirleyici oluyor.
Bu değişik demokrasi anlayışı uygulamada umulan karşılığı sağlamış. Burada yapılan ilk oylamada değişiklik isteyenler %67, istemeyenler % 24 olmuş. Bir yıl boyunca şenliklerle, konserlerle, panellerle değişik çalışmalar yürütülmüş. Bir yıl sonra bir daha oylama yapılmış; bu kez değişiklik istemeyenlerin oranı %14'e düşmüş. İlk oylamada değişiklik lehine oy kullananların %98'i “Dersim” adını tercih etmişler. Yani yaklaşık bu yörede yaşayan insanların yaklaşık üçte ikisi bu ismi yeğlemiş ve Dersim adının Tunceli olduğuna ilişkin yasanın çıkışından yaklaşık 80 yıl sonra bu kez halkın oylarıyla isim değişikliği gerçekleşmiş.
Aynı şeyi Ovacık'ta da yapmışlar ama burada değişiklik gerçekleşmemiş. Ovacık'lı adına sahip çıkmış. Önerilen “Pulur” ismi yeterince yandaş bulmamış.
“Dersim”le ilgili gördüklerim yalnız ismiyle ilgili değil kuşkusuz. Bir çok şey değişmiş. Onları da sana yazmak istiyorum. Bu nedenle bu mektubu şimdi postaya atmaktan vazgeçtim. Burada olduğum sürece gördüklerimi yaşadıklarımı sana yazarak anlatacağım. Dönene kadar yazdıklarımı bir arada sana göndereceğim.
Şimdi aşağıya inip yemeğe katılmalıyım.. Hoşça kal...


* * *

21 Temmuz 2024 Pazar
Yine akşam oldu. Yoruldum. Sana yeniden “merhaba” diyor ve dün yazdıklarıma devam ediyorum.

Ovacık’ın küçük Havaalanı ve Hava Dolmuşu

Dün büyük bir uçakla Dersim'in havaalanına indiğimizde bizleri dört küçük uçağa bölüştürdüler. Uçaklar 16'şar kişilik. Birbiri ardı sıra hareket etti bu küçük uçaklar. Ben en son kalkan uçağa bindim. Küçük uçağın penceresinden önde gidenlere baktım. Çok güzel bir görüntüydü. Tüm Munzur vadisi boyunca yerden yaklaşık ikibin metre yukarıdan Ovacık'a doğru yol aldık.
Daha önce aşağıdan görmüş ve bu vadiye bayılmıştım. Şimdi yukarıdan gördüm ve hayran oldum. Bilmem sen de yukarıdan görme fırsatına sahip oldun mu ama mutlaka görmelisin, herkes görmeli..
Küçük uçaklar hareket edince önümüzdeki koltukların arkasında küçük ekranlar açıldı. Uçağın pencerelerinden de görebildiğimiz manzaraları ekranlardan da görebiliyor, görüntüyü tıpkı zumlu bir fotoğraf makinesinin yaptığı gibi yaklaştırıp büyültebiliyorduk. Dahası gördüğümüz manzaraların resim olarak çıktısını bile o anda alabildik. Bu zarfta göreceğin resimlerden ikisi o fotoğraflardan.
Yaklaşık 15 dakika sonra Ovacık'ın bin metre uzunluğunda küçücük pisti olan havaalanına indik. Bu pisti, eskiden Avrupa'da yaşayan bir Ovacıklı kendisi yaptırmış. AB'ye girdikten sonra eski Almanya'dan bir küçük uçak alıp gelmiş ve buraya yerleşmiş. Önce bu pisti yaptırmış. Sonra yine kendi imkanlarıyla “hava dolmuşculuğu”na başlamış. Bindiğimiz uçakların ikisi de onundu.
Bu işi biraz geliştirince çevre illere de benzer işler yapmış. Şimdi iki tane de Bingöl'de çalışan küçük uçağı var. Diğer iki uçak da onun anlayacağın. İnince kendisiyle konuştum, uçma maliyetinin çok olmadığını söylüyor. Her yere duyurular yapmış. Pist yaptıran her yere sefer koyacağını söylüyor. İlginç bir adam. Yarın burada başlayacak kongrenin Ovacık'ta yapılmasını sağlamak için kongrenin iç ulaşımını herhangi bir bedel istemeden o karşılıyor, yani kongrenin iç ulaşım sponsoru olmuş. Dersim Merkezden bizi alıp Ovacık'a herhangi bir ücret talep etmeden o getiriyor. Adamı sevdim. Sonradan biz bir grup olduk ve onun bu uçaklardan birisini kiralayıp biraz dolaştık.
Havaalanı da çok hoş. İnene kadar orada bir pist olduğu belli bile olmuyor, yeşillikler içinde bin metre uzunluğunda ve on metre genişliğinde bir alan. Küçük bir de bina var. Bekleme salonu ve uçuş yönetimiyle ilgili bir merkezin olduğu. Havaalanı ilk yapıldığında Dersim'de henüz havaalanı yokmuş. Tek uçak günde bir kez Elazığ'dan buraya karşılıklı birer sefer yaparmış. Şimdi iki uçak düzenli olarak Dersim Ovacık arasında günde üçer sefer yapıyor.
Ayrıntısını aşağıda anlatacağım ama uçaklar insandan daha çok canlı “kırmızı alabalık” taşıyor. İsteyen program dışı “taksi” gibi de kiralayabiliyor. Kongre nedeniyle Tunceli Ovacık arasında iki gündür dört uçak sekizer sefer yapmaya başlamış. Bizim kongrenin yaklaşık 600 katılımcısı var. Hepsini Ovacık'a onlar taşıdı.


* * *

24 Temmuz 2024 Çarşamba
Merhaba,
Sana yazmayalı üç gün olmuş. Kongremiz sürüyor. Katılım çok yoğun ve oturumlar çok keyifli geçiyor. Bugün öğleden sonra serbest program vardı. Herkes bir yerlere gitti. Ben de birazdan çıkacağım. Ancak şimdi bir “oh” demişken konakladığımız yerin lobisinde oturdum yine yazıyorum.
Sana Ovacık’ı anlatmak istiyorum. Ovacık şimdi çok değişmiş. Bir bölümünü ben de görebildim. Tıpkı 20-30 yıl önce gıpta ettiğimiz İsviçre gibi olmuş.
Aşağıda yazdıklarımın bir bölümü de bana aktarılanlar. Her boş anımda bir yerlere gidip birileriyle görüşüyorum. İnanılmaz şeyler anlatıyorlar ve gösteriyorlar.

İşin esası örgütlenmede

Ovacıklı örgütlenmeyi öğrenmiş. 2000’li yılların başında gündeme gelen ve buraya yapılması planlanan barajlara karşı verilen toplumsal mücadele ile Ovacıklı örgütlenmeyi yeniden öğrenmiş.
Mücadelenin ekonomik güç olmakla mümkün olabileceğini fark edip öncelikle bir kooperatif kurmuşlar. “Üretim temelinde bir dayanışma” kooperatifiymiş bu.
Ovacık’ın varolması ve gelişmesi için her konuda çalışmalar yürütülmüş. Şu anda kaldığım konaklama tesisi de bu kooperatife ait. Bugün, tarım, hayvancılık, ulaşım, turizm, eğitim ve sağlık alanında etkinliklerini sürdürüyor. Köyleriyle birlikte tüm Ovacık’ta yaklaşık 55 bin kişi yaşıyor. Bu insanların %60’ına yakını bu kooperatifin ya doğrudan üyesi ya da bir şekilde ilişkisi sürdüren kişiler.
Bu kooperatifte tüm kararlar önceden görüşülerek demokratik bir şekilde alınıyor ve herkes de alınan kararlara uyuyor. İnsanların gündelik yaşamlarıyla ilgili her konuda taraf ya da müdahiller. Dahası son sözü hep onlar söylüyor. Onların onayı, kararı ya da oluru olmadan Ovacık’a hiç bir şey yapılamıyor.
Kararlar alınırken de öncelikle üç şey gözetiliyor:
1.Yapılan iş Ovacık’ın tümünün ve tüm Ovacıklıların yararına bir sonuç vermesi;
2.Ovacık ve Ovacıklıların inandığı, uyguladığı ve sahip olduğu değerlerle hiçbir şekilde çatışamaması ve yeni bir değer yaratması;
3.Öncekileri muhafaza etmenin ötesinde daha ileri bir durum, koşul ya da olanağı yaratması.
Ovacık’ın idaresi ve yerel yönetimleri de bu sürece uymuşlar. Tam bir birlikte yönetim süreci yaşanıyor. Resmi sivil ayrımı yok. Herkes aynı amaç önünde birbiriyle eşit. Hemen hemen hiç çatışma yaşanmıyor. Ovacıklı çatışmadan üretken olmayı başarmış. Bu yönetim tarzı nedeniyle Ovacık’a çok miktarda kaynak ve destek de geliyor. Diyeceğim o ki Ovacıklı bugün eskiden olduğu gibi “yoksul ve muhtaç” değil, artık “varsıl ve kendine yetiyor”; en önemlisi de “özgür”, yani kararlarını kendisi alıyor. Geçen 10-15 yıl içinde şu dağların arasında yeni bir “İsviçre kenti” yaratılmış adeta.

Her yer Ceviz Ağacı

Eskiden Cem Karaca diye bir pop şarkıcısı vardı; anımsarsın herhalde... Büyük Ozan Nazım Hikmet’in “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında” diye başlayan bir şiirini bestelemiş çok da ünlenmişti.
Bilmem aklında mı; Ovacık’ta da “Cevizlidere” diye bir köy vardı. Bu köye daha önceki gelişimde ben de gitmiştim. Orada gerçekten ceviz ağaçları vardı. Şimdi Ovacık’ın hemen her yanında ceviz ağacı dikili. Munzur Çayı da, sanki olmuş “Cevizli Çay”. Dersim’e kadar Munzur neredeyse “cevizlerin arasındaakıyor.”
Ceviz ağacı çok verimli bir ağaç. Çok da işe yarıyor. Şu anda Ovacık ülkemizdeki ceviz üretiminin %78’ini, dünya cevizinin de yaklaşık %10’unu karşılayan bir yer olmuş. Ovacıklı bu ağacın değerini barajlara karşı verilen toplumsal mücadele sırasında fark etmiş ve hemen uygulamaya girişmiş. Tıpkı Karadeniz’deki fındık ve çay tarımı gibi bu bölgede de ceviz ağacı yetiştiriciliği alıp yürümüş. Cevizin ağacı da çok değerli ama ağacından çok cevizin meyvesi, ondan üretilen yağı ve ceviz kabuğunun işlenmesiyle sağlanan dayanıklı kereste ile tam bir endüstri maddesi olmuş durumda, ceviz.
Ovacık’a yaygın olarak ceviz dikimi başladıktan bir süre sonra da yine kooperatif öncülüğünde “Ceviz Kabuğu işleyen” büyük bir fabrika kurulmuş. Fabrika yapılırken, çevreye hiç zarar verilmemesi öngörülmüş. Yani çevre etkilenmesi“sıfır”olarak planlanmış. İlk başlarken böyle başlanmış, bugün de öyle de devam ediyor.
Ovacık’ta herkes sahip olduğunu korumaya koşullanmış. Kendilerinden, doğalarından ve coğrafyalarından bir şeyler yitirtecek hiçbir yeniliğe “olur” demiyorlar. Barajlara yönelik mücadele en küçüğünden en büyüğüne herkesi, bu konuda çok duyarlı kılmış.
Tarımı da bilinçli bir şekilde uyguluyorlar. O yıllarda başlayan küçük ölçekli “organik tarım” uygulaması sürüyor. Bir çok küçük aile işletmesi var. Güçlerini kooperatif çatısı altında birleştirmişler ve onların rehberliğinde çalışıyorlar.

Munzur bir kere daha hayat vermiş

Barajlarla önüne set çekilmesine itiraz ettikleri Munzur suyu yatağında eskisi gibi akarak Ovacık’a bir kez daha hayat vermiş. İlçenin tüm köylerinde suyun kenarına eskinin su değirmenleri gibi küçük çarklar yapılmış. Suyun kuvvetiyle yataktaki suyun bir bölümü yeterince yukarıya yapılmış bir depoya çıkarılıyor ve o depodaki su yeniden yatağına akarken geçtiği kanalda dönen küçük jeneratörlerden de elektrik elde ediliyor. Herkes kendi elektriğini neredeyse kendisi üretiyor. Dolayısıyla her evde sürekli sıcak su ve elektrikle çalışan her türlü araç gereç var.
Yine Munzur suyunu yatağından fazla ayırmadan herkes suyun kenarına küçük kırmızı alabalık üretme istasyonları yapmış. Herkes ürettiği balığı kooperatife veriyor. Kooperatif daha önce anlattığım hava dolmuşuyla önceden bağlantı kurduğu çok sayıda yere canlı kırmızı alabalık gönderiyor ve Munzur’lu para kazanıyor.
Kooperatif ayrıca bir de alabalık işleme ve ambalajlama tesisi kurmuş. Burada da gerekli işlemler yapıldıktan sonra Munzur’un o özel alabalığı Avrupa’nın bir çok ülkesi dahil ihraç ediliyor. Oldukça iyi gelir getiren bir alan yaratmış, kımızı alabalık Munzurluya. Bunlar yapılırken yine ne Munzur’a, ne çevresine, ne de Kırmızı Alabalık soyuna yönelik bir zarar söz konusu değil elbette.
Söylemeyi unuttum bir de Munzur suyu ambalajlama tesisi var, kooperatifin sahip olduğu ve işlettiği. Bunu da Munzur’dan uzak Munzurlular için şişeleyip satıyorlar.Diyeceğim o ki Munzur’lu Munzur’a ve çevresine zarar vermeden, onun kendisine verdikleriyle yaşamını sürdürüyor. Ne iyi edilmiş baraj yapımı iptal edilerek.

Ünlü heykeltıraş ve okulu

Bu işler ilk başlarken özellikle dünyanın dikkatini çekmeyi amaçlamışlar. Birçok yollar denemişler bunlardan bir tanesi çok ilginç ve çok ise yaramış.
Avrupa’da yaşayan Ovacıklılardan birisi “Little Lowland” diye bilinen dünya çapında bir heykeltıraşla tanışmış. Adamın ağzından girip burnundan çıkmış, sonunda yaklaşık 80 yaşındaki bu ressamı ikna etmişler ve Ovacık’a getirip yerleştirmişler. O da burada bir okul kurmuş. Dünyanın dört bir yanından öğrencileri var. Munzur’un kenarında kendisine yaptırılan saray gibi bir evde ve ona yakın bir atölye de yaşamını sürdürüyor.
Gözelerden Ovacık merkeze kadar yolun iki yanında onların yaptıkları heykeller var. O heykellerle Munzur Baba efsanesi ve Dersim’le ilgili çok sayıda efsane taşların üzerinde canlanmış. İnsanlar tıpkı Hindistan’daki Taç Mahal gibi sadece bunları görmek için dünyanın dört bir yanından buraya geliyorlar. Yılda bir kez düzenlenen bir heykel sempozyumu oluyor. İstanbul’daki Ankara’daki Güzel Sanatlar Fakültelerinin Heykel bölümü öğrencileri de burada staj yapıyorlar.

Büyük Konaklama Tesisi

Ovacık bu kadar çok hareketli bir mekan olunca ister istemez turizm de gelişmiş. Şimdi benim içinde bulunduğum toplam 600 yataklı konaklama tesisi hemen her mevsim dolu olurmuş.
Baharda ve yaz aylarında daha çok dünyanın dört bir yanındaki Ovacıklılar ve Munzurlular gelip aileleriyle konaklıyorlar. Kışın ise inanılmaz bir kış turizmi oluyormuş. Kooperatifin öncülüğüyle Ovacık’ın ovasının bir bölümüne nefis bir kayak merkezi yapılmış.Şimdi yaz olduğu için oralar kapalı.
Şimdi benim katıldığım gibi gerçekleştirilen çeşitli bilimsel etkinlikler, kongreler sırasında da dünyanın dört bir yanından insanlar geliyorlar.Hem burayı görmüş oluyorlar, hem de kendi alanlarında görüş alışverişi yapıyorlar.
Yalnız burada gerçekleştirilen bilimsel etkinlikler başka yerlerde olanlardan farklı. Her bilimsel etkinlik sırasında ayrıca bir günlük halka dönük bir etkinlik de yapılıyor. Hangi konuda olursa olsun bilimsel etkinliğin içine aynı konuda halka dönük eğitim ve bilgilenme etkinlikleri de eşlik ediyor. Diyelim ki tıpla ilgili bir konuda bir kongre mi düzenleniyor, o kongre sırasında Ovacık bölgesinde köylerde çeşitli eğitim ve araştırma çalışmaları da gerçekleştiriliyor. Ovacık’ın köylüleri dünya çapında bilim insanlarıyla tanışıyorlar, onların anlattıklarını dinliyorlar.
Bu yolla Ovacık’ı tanıyan dünyanın çeşitli ülkelerinde bilim insanlarının Ovacık’a yerleştikleri, en azından kendilerine bir yazlık ev yaptırdıkları oluyormuş.
Doğrusu bunu duyunca ve gördüklerimden etkilenince ben de bu olasılığı düşünmeye başladım. Yaşımız artık yetmişe dayandı, bir on yıl ya yaşarız ya yaşamayız, neden bunu da bu yörenin insanı bizden yararlanacak şekilde yapmayalım. Bu konuda da kooperatifle bağlantı kurulması gerekiyor. Eğer istenirse ve onlar tarafından uygun görülürse yine onların rehberliğinde yerleşmek mümkün olabiliyormuş. Ben de kongre bittikten sonra, öbür gün onlarla bir görüşme yapacağım.
Şimdilik bu kadar...


* * *

26 Temmuz 2004 Cuma
Merhaba,
İşte bir hafta sona ermek üzere... Ben senin mektubunu henüz tamamlayamadım. Son bir hamle ile aklımda kalan diğer şeyleri yazayım ve bunu göndereyim. Akşam uçağına yetişsin.

Yazlık, kışlık evler

Daha önce dediğim gibi AB’ye girince Avrupa’nın değişik ülkelerinde yaşayan Dersimliler birer ikişer geri dönmeye başlamış. Bir çoğu da eskiden yaşadığı köylerinde yeniden yaptırdıkları eski evleri tipinde evlerde oturuyor. Evler eskiden olan evlere benziyor ama iç bölümleri çok modern. “Yok yok” dense yeridir.
Evler belirli bir standarda göre yapılıyor. Özellikle çevreye hiç zarar vermemesi ve kirlilik yaratmaması öncelenmiş. Çöp dahil evden hiçbir atık çıkmaması hedefleniyor. Kanalizasyonla ilgili arıtma da kendi içinde oluşturulan özel bir sistemle çözümlenmiş. Tümüyle organik bir katı madde haline getiriliyor ve depozitolu şişeler gibi toplanıyor ve özel bir bölgede işlenerek doğaya geri döndürülüyor. Dolayısıyla yapıların yapılması kooperatifin özel bir biriminin kontrolünde gerçekleştiriliyor. Yaklaşık 10 yıl içinde Ovacık’ın tamamındaki tüm yapılar bu hale getirilmiş. Ovacık köyleriyle birlikte tam bir “yeşil diyar” olmuş.
Buraya yapılan barajlardan birisi de Mercan Vadisi’ne yapılmaktaydı. Oradaki baraj tamamlanmasına karşın dan vazgeçilince o vadi herkesin değer verdiği bir yer haline geldi ve vadi boyunca çevreye zarar vermeyecek şekilde villalar evler yapıldı. Bu evlere de çok sayıda insan yerleşti. Tıpkı bir sayfiye yeri gibi insanların burada yazları kaldıkları yazlık evleri var.
“Ekolojik Bilgelik” denilen ortak akıl burada egemenliğini ilan edeli, buranın insanları doğanın bir parçası haline gelmiş. Bugün ülkemizin başka yerleri neden böyle değil diye düşünmek gerekiyor. Demek ki istenirse olabiliyormuş.

Ve Bakımevi

Kaldığımız konaklama tesisinin biraz üst kısmında tek katlı binalardan oluşan bir okul gibi bir mekan var. Orası ilk geldiğim gün de dikkatimi çekmişti. Bugün gidip gördüm. Orası bir büyük yaşlılar ve sakatlar bakımevi.
Belki de “bakım köyü” demek daha doğru. Çünkü gerçekten adeta bir köy gibi çok sayıda ev ve ortak yaşam ünitelerinden oluşuyor. Kalanlar bakıma gereksinim duydukları sürece kalıyorlar. Ama bir aile gibi yaşıyorlar. Her evde 4 oda ve bir ortak oturma salonu var. Her odada ikişer kişi kalıyor.Her evin vardiyalı çalışan “sorumluları” var. Ayrıca çok sayıda gönüllü insan, özellikle de öğrenciler onlara yardımcı oluyorlar, bir yandan da çeşitli eğitim etkinlikleri ve araştırmalar yapıyorlar.
Burasını da kooperatif oluşturmuş. Ovacık’ta yaşlı ve sakat insan çok.Kimisi yaşlılıktan, kimisi hastalıktan, kimisi de yıllarca buralarda yaşanan çatışmalardan dolayı sakatlanan insanlar. Onların bakıma gereksinmeleri var. Kooperatif bu konuda ne yapacağını uzun boylu düşünmüş. Bu alanın da önemli hizmet alanlarından birisi olduğunu anlamışlar.
Üstelik büyük bir istihdam alanı doğmuş. Dört bin kişi kapasiteli bu özel bakımevinde yaklaşık 2500 insan istihdam edilmiş. İstihdam edilenler de aslında bir anlamda hizmet alıyorlar.
Bakımevinin gideri büyük oranda kooperatif tarafından karşılanıyormuş ama giderek gelir de elde etmeye başlamışlar. Özellikle yurt dışından gelip kalmak yaşamak isteyenlere kapılarını açmışlar. Şimdilik Avrupa’da yaşayan Dersimliler ve Ovacıklılar tarafından duyurulan bu bakımevine talep giderek yükselmeye başlamış.
Avrupa’daki bazı sosyal güvenlik sistemleri bu tür bakım giderlerini karşılıyormuş, Şimdi ülkemizde de bu uygulama başlayınca iç talep de oluşmaya başlamış. Eh havası, suyu, doğası ve insanı güzel bir yöre; böyle bir ortamı insanlar nasıl yeğlemesin!...
Bu bakımevi nedeniyle buraya yapılan bir büyük hastane de şimdi bir yandan yöre insanına hizmet veriyor, bir yanda da istenen standart sağlık bakımı düzeyini sağlıyor. Önceleri kısa süreli ve gönüllülük temelinde başlayan sağlık hizmeti şimdi sürekli elemanlarla görülüyor. Hatta yeni yeni staj ve uzmanlık eğitimi için gelenler bile oluyormuş.Onların bazılarıyla bizim kongre sırasında karşılaştım. Anlatmaya kalksam buraya sığmayacak işler yapıyorlarmış.

Geleceğe dair...

Son 10 yıl içinde Ovacık bir karınca yuvası hareketliliğinde bir yöre olmuş. Tam bir toplumsal kalkınma yaşamış. İnsansızlaştırılan bu coğrafyaya insanlar geri dönmüş. Bugün de hâlâ elinden bir şey gelen, bir marifeti olan herkes burada ve burası için bir şeyler yapmaya gayret ediyor. Başka yerlerde olanlardan farklı bir şekilde üstelik; burada insanlar en çok doğayı gözetiyor ve önceliyor. .
Bundan 15 yıl önce Elazığ’daki Fırat Üniversitesine bağlı olarak açılan bitki bilim merkezi bugün dünya ölçeğinde bir merkez haline gelmek üzere. Onları da ziyaret etmem önerilmişti. Bir fırsatını bulup ziyaret ettim.
Bildiğin gibi Munzur’un çok özel bir flora ve faunası mevcut. “Endemik tür” sayılan, yani yalnız burada bulunan çeşitli bitkiler var. Bundan yola çıkarak buraya dünyanın en büyük Botanik Müzesi ve Merkezi kurulması planlanmış. Doğal durumlarında ve canlı olarak dünyadaki tüm bitkilerin burada yetiştirilmesi hedefleniyor.Böylelikle ülkemizin ilk Ulusal Doğam Parkı olan bu alan, dünyanın tüm bitki türlerinin canlı olarak yer alacağı bir “Botanik Park ve Müzesi” haline gelecekmiş. Aralarında uluslararası finans kuruluşlarının da bulunduğu bir çok yerli ve yabancı kuruluş bununla ilgili gerekli desteği vereceğini belirtmiş.
Kooperatif bunun önünü ardını, neler getireceğini neler götüreceğini araştırıyor. Eğer kafalarına yatar ve yukarıda söz ettiğim ilkelere uygun olduğuna karar verirlerse ön çalışmalar başlayacakmış.
Sevgili Mustafa,
Ovacıkta olan bitene dair daha yazacak çok şey var. Özellikler de kooperatife ilişkin. Ama onları sana çektiğim fotoğraflarla göstermek, bir yandan da anlatmayı çok istiyorum. Dönünce yapacağım ilk iş bu olacak. Ardından da benim gibi bu olan bitenlerden haberi olmayanlara bunları anlatmak ikinci işim olacak. Üçüncü işim ise kooperatif yetkilileriyle görüştükten sonra gündeme gelecek. Umarım o da istediğim gibi sonuçlanır da ben de artık sonradan olma bir “Ovacıklı” olurum. Yaşamımın bundan sonraki kısmında en azından bildiklerimi, öğrendiklerimi insanlarla paylaşır, onların yaşama uyum konusunda gösterdikleri bilgeliği de ben onlarla paylaşırım.
Sevgi ve dostlukla.”


* * *

İşte böyle bir mektuptu posta kutumda bulduğum. Yazan adını yazmamış. Ama onunla burya geldiğimizi söylüyor. O kadar çok arkadaşımı götürdüm ki, bunun hangi arkadaşım olduğunu bir türlü çıkaramıyorum. Ama olsun. Belli ki çok etkilenmiş. Aslında çok da güzel ve olumlu şeyler anlatıyor.
Henüz o günlerin 20 yıl öncesindeyiz. Pek çok sorun var, bölgede de insanların kafasında da... Ama insanoğlu sorunları aşa aşa insan olmadı mı!. Ben de bugün yaşananların aşılacağını, arkadaşımın anlattıklarının gerçek olacağını söyleyebiliyorum.
Neye dayanarak mı?
Önce insana, sonra da Ovacıklıya olan inancıma ve güvencime dayanarak. Çünkü “İmkansız”ı mümkün kılan tek canlı var: İnsan. Gelin insanı ve yaptıklarını doğru görelim ve her zaman “insan”a güvenelim.
Munzur’da görüşme dileğiyle ve dostlukla...
Mustafa SÜTLAŞ
12.7.2004 (1)


(1) Bu yazı söz konusu dergide yayınlanmış, okuyanlardan olumlu tepkiler almıştı. 2008 ağustosunda gözden geçirilmiş, küçük bazı değişikliklerle yeni eklemeler yapılmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder