10 Ekim 2010 Pazar

VAZODAKİ GÜLLER


Masasının kenarında uzunca, dar, cam bir vazo dururdu hep. Bu vazonun içinde her biri farklı zamanlarda konulmuş ama hepsi de “kırmızı” renkte güller dururdu. Bazıları gerçekten yeni konulmuş ve “kıpkırmızı” olurdu. Bazıları ise artık kuruyarak siyaha dönmüş renkleriyle, belki de aylar önce oraya konulan güllerdi. Bazılarının artık yaprakları kopmuş olurdu. Kopan yapraklar da ya vazonun ağzının kenarında, ya da altındaki beyaz tabağın içinde dururdu. Her bir gül diğerinden ömür olarak ve renkçe farklıydı.

Bir gün ona bu vazoyu ve içindeki “kırmızı gül”leri sordum.

Merakımı anlayışla karşıladı.

-“Bu odaya gelen herkes sorar bunu bana” dedi. Sonra da ekledi:
-“Aslında bazen ben de sorarım kendi kendime, bunu neden yaptığımı. ‘Bilmiyorum!’ sözü belki de tek bir yanıtı bunun. İleride belki de yeni bir roman yazarım buna dair. Adı 'Gülün Ömrü' olabilir. O romanda anlatmayı denerim. Eğer yazabilirsem o zaman romanı okuduğunda bu sorunun yanıtını bulursun.”

Sustu. Belli ki düşünüyordu. Tam aklıma gelen ikinci soruyu soracakken sürdürdü:

-“Ama bunu yapmak hoşuma gidiyor. İskelenin solunda bir çiçekçi kadın var. Adını bilmem. Benim için o, bana ‘kırmızı gül’ satan ‘Çiçekçi kadın’dır. O beni sever, ben de onu severim. Aşağı yukarı haftada bir geçerim oradan. Her zaman bir demet kırmızı gül uzatır bana. Parasını verir alırım. Sonra içinden birisini ayırırım. Onu ayrıca benim için sarar. Demetin kalanını ona verirken, içinden bir tane daha alır ve sapını koparıp, kendi ellerimle onun göğsüne takarım. Çok hoşuna gider. Çok güzel bir kahkahası vardır. Bir kahkaha atar, ben gülü takarken, Göğsünü hafifçe yukarı kaldırır. Elimin tenine, en azından göğsüne değmesini ister gibi gelir bana. Açık gri gözlerini gözlerimin içine diker ve gözleriyle sanki bir şeyler söyler. Onun gözleriyle söyledikleri, benim anladıklarım mı, değil mi bilmem. Ama hoşuma gider gözlerinin ifadesi. Hiç dokunmadım ama yakasından göründüğü kadarıyla hafif koyu renkte ama duru, dingin teni.”

Aklıma gelen ikinci soruyu sormaktan vazgeçtim. Şimdi aklıma gelen soru ‘ikinci soru’ olmalıydı. Yine soru ağzımdan çıkamadan içimde kaldı. Çünkü o anlatmaya devam ediyordu:

-“Arkada tezgahta oturan eşine seslenir o sırada. Adı “Kamil”. ‘Kamil bak sevgilim bana yine gülümü takıyor. 10 yıl oldu seninle evleneli, bir kez evlendiğimiz gün saçlarımın arasına bir kırmızı gül takmıştın. Bak o her hafta bana bir gül takıyor. Benim gerçek sevgilim bu adam. Seni sevmiyorum artık’ der ardından da bir kahkaha patlatır.
O sırada Kamil de elindeki bıçağı bana sallar ve güler, sonrada beni bir gün elindeki kör bıçakla vuracağını söyler. Ben de ona gülerim. ‘İstersen güllerden birini al da onun kulağının arkasına sen tak, bak gözü açık gidecek karının’ derim, gülerek. O yine bıçağı sallar. ‘Vuracağım seni bir gün’ der. Sonra adını bilmediğim çiçekçi kadına güllerin kalanını, her birini buradan geçen bir genç kıza vermesini söylerim. Kızları da Kamil'in seçmesini isterim. İkisi de birer kahkaha daha patlatır, ben de katılırım onlara.

Bu iki yıldır, burada olmadığım zamanlar ve havanın çok yağdığı günler dışında, aşağı yukarı her hafta yinelenir. Kamil kızları seçer mi, kadın o gülleri kızlara verir mi bilmem. Gezdiğim yerlerde yakalarında buradaki güllerin eşi olan kızları ararım hep. Çok nadir çıkar yakasında gülü olan birileri.

Ama arada oraya, Kamil’in yanına otururum; o da gül verdiği bazı kızlara dair bazı şeyler anlatır, onu dinlerim. O anlatırken Kamil hep güler. ‘Yalan söylemesene kız’ der karısına. Gerçekten yalan mıdır, değil midir bilmem. Ama onun anlattığı kızların hepsi de hoşuma gider. Bazı sorular sorarım. Verdiği yanıtlarda da hep ona dair bazı özellikler yakalarım. O her kızda kendisini anlatır gibi gelir bana.

Yaprakları tümden dökülen güllerin saplarını çıkarır atarım. Bazısının yaprağı hiç dökülmez, rengi önce koyulaşır, sonra solar ama tüm yaprakları ilk günkü gibi kalır. Ama sonunda onların da yaprakları dökülür. Bu vazoda ilk koyduğum zamandan kalan gül yok hiç. Onların her biri bence bir ‘aşk’ı anlatır. O yüzden hiçbir aşkın iki yıl süremeyeceğini iddia ederim ben. Hiç yaprağını dökmeyen güller, ilk günkü heyecanıyla süren aşklardır.

Vazoda hep birkaç tane böyle gül vardır. Her biri başka renkte, başka yaşta. Her birinin hikayesi hem aynıdır, hem de birbirinden çok farklıdır. Bazen onlara kulak verir tıpkı çiçekçi kadın anlatırken dinlediğim gibi onları dinlerim. Sanki her biri o güllerin takıldığı aşkların hikayelerini, nasıl başladıklarını, nasıl sürdüklerini ve nasıl bittiklerini fısıldar bana. Bir gün yazacağım onları. Birgün...”

(17.11.2006-03.11.2008)

Bu öykü ilk kez Gümüşlük Akademisi sayfalarında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder