16 Ekim 2010 Cumartesi

ÇÖZÜM


Maaş Günü

O gün maaş alma günüydü. Mutemet bankadan maaşlarını toplu olarak seçmiş ve büroya getirmişti. Biri amir olmak üzere yedi memurun hepsi oradaydılar.
İçlerinden biri;
-“Her birimiz neredeyse bu ay devletin bize verdiğinin tam yedişer katını kazandık” dedi. Bir diğeri;
-“Hatta daha fazla” diyerek onu destekledi.
Amir olan teker teker diğer altı memurun yüzüne baktı. Hepsi çok keyifli görünüydü. Ağzı kulağında sözü bu görüntü için icat edilmiş bir deyim olmalıydı. Sürdürdü:
-“Artık devletin verdiği maaşa ihtiyacımız yok.”
Hepsi birden başlarını salladılar:
-“Yok.”
Amir olan:
-“Ne yapacaksınız bu kadar parayı... Dikkatli harcayın. Biriktirmeyin, bir yatırım yapın.”
Hepsi başlarını öne eğdiler.
-“Maaşlarımızla burayı yenilemeye ne dersiniz. Duvarları boyatıp şu eski püskü eşyaları yenileriz. Hatta bilgisayar filan alabiliriz.”
En kıdemsiz memur:
-“Bunun için maaşlarımızı harcamaya gerek yok ki, siz isteyin yeter ki, biz birisine nasılsa yaptırırız. Herkes ağzımızdan çıkan bir söze bakıyor. Hepsinin işlerini görüyoruz.”
İçlerinden birisi sessizce tamamladı:
-“Daha doğrusu görmemiz gerekenleri görmüyoruz.”
Yanındaki dirseğiyle dürtüklerken güldü:
-“Münafıklık yapmasana oğlum. Ciddi bir şey konuşuyoruz!.”
Amir olan bu son sözleri duymamıştı.
-“O da doğru ya!.” dedi. Sonra biraz bekledi.
-“Peki başka önerisi olan”
Amirin yardımcısı ona yaranmak ister gibi bir tavırla:
-“Kasabadaki okulun durumu içler acısı. Akşam benim kız söylüyordu. Oraya yardım yapalım. Fena mı olur?”
Diğerleri yine başlarını salladılar:
-“Doğru doğru... Bu iyi fikir.”
-“Benim oğlan da anlatıyor her akşam; bir çok ihtiyaçları varmış. Onun saydıklarını bizim birer aylık maaşımızla yapamayız. Birkaç ay biriktirmemiz lazım.”
Bu sözler buraya yeni tayin olan eski bir memurdan gelmişti.
En genci söze karıştı. Sesi yanlış bir şey söyleme korkusundan kısık çıkıyordu:
-“Kazandıklarımızdan da biraz katarız. İki derslikli okulun boya masrafından ne olur. Biraz da okulun diğer velileri yardım eder.”
Amirin kulağı az işitiyordu. Yüksek sesle ona döndü:
-“Ne ulan öyle karılar gibi! Sesin çıksın oğlum sesin çıksın. Erkek gibi yüksek sesle konuş!”
Genç olana cesaret gelmişti. Söylediklerini aynı sözcükleri üzerine teker teker vurgulayarak ve yüksek sesle yineledi:
-“Kazandıklarımızdan da biraz katarız. İki derslikli okulun boya masrafından ne olur. Biraz da okulun diğer velileri yardım eder.” demiştim.
Bu fikir amirin kafasına yatmamıştı. Zaten gıcık olurdu o okulun müdürüne. Kendi çocuğunun notları için yardımcı olmasını istemeye gittiğinde, eşitlik, adalet diye nutuk atmıştı.
-“O beceriksiz adamın yapamadığını biz mi yapacağız. Boş verin. Adam olsun da yapsın.”
Devam etti:
-“Bence bu parayı merkeze gönderelim. 'Artık maaş vermenize gerek kalmadı. Biz kendi paramızı kendimiz kazanıyoruz' diyelim”.
En genç olandan bir kaç yıl daha eski olan memur yürekten bir tezahüratta bulundu.
-“Siz çok yaşayın amirim. Bu ancak sizin aklınıza gelirdi. hem de bizim başarımızı tüm teşkilat duyar böylelikle.” Bir diğeri
-“Belki bizi ödüllendirirler bile, kim bilir belki de terfi ederiz. Düşünsenize böyle arada sırada işin çıktığı bir yerde değil de daha hareketli bir yerde olsak, değil yedi kat, yedi yüz kat bile kazanabiliriz.”
Hepsi birden doğruladılar:
-“Doğru, çok doğru!”
Bu düşünce amirin de kafasına yatmıştı. Belki terfi ya da daha iyi bir yere tayin bile edilebilirdi.
-“Bu iş tamam merkeze yolluyoruz maaşlarımızın bir bölümünü bundan sonra.” dedi.
Sonra çekmeceden ücret bordrosunu çıkardı. Kendisinden başlayarak her birinin maaşını okudu ve meblağı rakama en yakın yuvarlak değere yükselterek her memurun vereceği parayı belirledi.
İlk önce kendisinin payını cebindeki bir tomar paradan ayırarak ortaya sürdü. Diğerleri de ellerini ceplerine attılar ve amirin belirttiği miktarı ortaya koydular. Masanın üstünde kağıt banknotlardan küçük bir para yığını oluşmuştu.Amir toplanan parayı teker teker düzeltip saydı. Kafasından topladığı rakama denkti. En kıdemsiz memura dönüp.
-“Şimdi bunları alıp kasabaya git ve bankadan Genel müdürlüğün hesabına havale ettir, dekontu da bize getir” dedi.
İçlerinden birisi, yanlış bir şey söylemekten korkup biraz da çekinerek sordu:
-“Kusura bakmayın ama, amirim ama bizim yolladığımızı nasıl anlayacaklar” diye sordu. Amir yüksek perdeden yanıt verdi ona. Yüzünde pis bir bakış vardı.
-“Amirini salak birisi zannediyorsun değil mi? Tek akıllımız da sensin tabii. Bu soru ilk senin aklına geliyor zaten..”
Eskiden beri hasta olurdu bu adama. ‘Doğrucu Davut’ denilen cinsten olduğunu düşünürdü. Her şeye itiraz ederdi. Gerçi bu kez işin ucunda para olduğu için buldukları yönteme kuzu kuzu uymuştu ama, iş paraları yollama noktasına gelince huylu huyundan vazgeçmemiş yine itiraz etmişti. Belki de parayı vermek istemiyordu.
-“Onu da düşündük herhalde beyefendi; bir mektup yazacağız ve dekontu da içine koyup yollayacağız.”
Hepi birden amirlerine bir daha tezahüratta bulundular.
“Hadi o zaman mektubu da yazalım birlikte” dedi, amirin yardımcısı yine yaltaklanarak.
Paraları yatıracak olan en genç memur, önemli bir şey söylüyormuş edasıyla:
-“O zaman mektubu da yazalım, öyle gideyim, onu da postaya atarım, hazır gitmişken” diye sürdürdü.
“Peki oldu, tamam” dedi Amir. Sonra bölümün yazı çizi işlerini yapan memura döndü:
-“Hadi geç bakalım şu daktilonun başına” dedi.
Memur masasının başına oturdu. Diğerleri oldukları yerlerden kalkarak onun masasının etrafına çevrelendiler. Amir de ayağa kalkıp odada dolaşmaya başladı. Bir yandan düşünüyor, yazdıracaklarını toparlamaya çalışıyordu. Nasıl hitap edeceğini düşündü uzun uzun. Öyle ya bu resmi bir yazı değildi. Hiç genel müdürlüğüne bir mektup yazmamıştı. Hatta dilekçe bile yazmamıştı. Farklı bir hitap şekli olması gerekirdi. Konumunu ne küçültmek, ne de gerektiğinden fazla göstermek istemiyordu. Aklından “sevgili genel müdürümüz” sözcüğü geçti. “Sevgili” sözünü çok aşırı buldu. “Sayın” daha uygun düşerdi. Sonuç olarak resmi bir öneride bulunacaktı. Kafasına yattı.
-“Yaz bakalım”
Kafasından evirdi çevirdi. Diğerleri onun ne söyleyeceğini bekliyor, yüzüne bakıyorlardı. Rahatsız oldu. Düşündü, bir terslik göremedi “sayın” sözcüğünde. Ama sözler dudaklarının arasından;
-“Sayın ve çok değerli Yüce Genel Müdürüm”
Sayından sonra o sırada ekledikleri çok hoşuna gitti. İçinden ‘bu çok daha iyi oldu işte’ diye geçirdi... Amir olan birisinin düşünmesine gerek yoktu. Ağzından çıkanlar, nasıl çıkarlarsa doğru oluyordu. Amirlik de zaten bu demekti.
-“Sözcüklerin baş harflerinin hepsi büyük harf olsun ha!”
-“!...”
Sonra el birliğiyle mektubun devamını getirdiler. Bir dolu değişiklik ve düzelme olmuştu. Dolayısıyla yeniden temize çekilmesi gerekiyordu. Yeniden yazıp bitirdiler.
Önce keşfettikleri, daha doğrusu sağlık ocağında uygulandığını öğrendikleri “performans” yönteminin benzerini kendi işlerine nasıl uydurduklarını, hizmet verdikleri kişilerden, yaptıkları işin cinsine ve kazançlarına göre nasıl bir tür “har(a)ç alma” uygulaması başlattıklarını, bu yolla işlerin hem daha hızlı hem de sorunsuz çözümlendiğini, iş görmeye gelen vatandaşın da bu işten memnun kaldıklarını ve seve seve bu harcı ödediklerini birer birer anlattılar.
Biriken harcı da hem hiyerarşiye, hem de işteki çalışma biçimi ve süresini dikkate alarak çalışan memurlara büyük bir adalet ve hakkaniyetle bölüştürdüklerini, bu nedenle tüm memurların 8 saatlik mesai saatine aldırmadan, geçe gündüz işlerinin başında çalıştığından, aralarında hiç bir sorun olmadığından, bu yüzden de daha çok ve daha hızlı iş gördüklerinden söz ettiler. Ayrıca memurların bazı insanlarla daha yakın ilişki kurarak “rüşvet” olasılığı gibi bazı olumsuzlukları ortadan kaldıracağını da eklemişlerdi.
Sonunda da bu yöntemi keşfedip, sağlık teşkilatına getiren sağlık bakanına, onu bakan yapan başbakana ayrı ayrı teşekkürlerini belirtiler.
Hatta mektubun sonunda bir de öneride bulunarak, bu yöntemin hem kendi genel müdürlüklerinin diğer birimlerinde, hem de diğer bakanlıklarda uygulanmasının çok doğru ve gerekli olacağını düşündüklerini, bu nedenle de bir öneride bulunduklarını yazdılar.
Örneğin adliye, askeriye, emniyet, eğitim, çevre, kısacası tüm hizmet birimlerinde uygulanmasının yararlı olacağını dahası gerektiğini savundular.
Mektubu bitirirken de, bu kazançları nedeniyle artık maaş istemediklerini, maaştan çok daha fazlasını bu yöntemle kazandıklarını, bu nedenle de bu işe başladıktan sonraki ilk ayın maaşlarını başka ve zorunlu işlerde kullanılması için banka havalesiyle genel müdürlüğe gönderdiklerini, havalenin dekontunun da yazının ekinde bulunduğunu belirttiler.
Yazıyı yazan memur, bunlar tamamlanınca, amirden başlayarak herkesin adını alt alta yazdı; yanlarına da toplam para içindeki paylarını belirti ve her birine bir de imza yeri açtı.
Sonra kağıdı daktilodan çıkardı. Eliyle şöyle ileriye doğru uzattı, yüksek sesle yazıklarını okudu. Yazdıklarını hepsi de çok beğendiler. Başta amirleri ve yazıyı yazan memur olmak üzere kendilerini alkışladılar. Ardından her biri adının hizasını imzaladı. Memurun arasına karbon kağıdı koyarak yazdığı ikinci nüshayı da ayrıca imzaladılar.
Paraları ve yazının ilk nüshasını alan en alt düzeydeki memur başıyla amirine bir selam verdi ve hızla çıktı.

On gün sonra

Büroda sabah çayını içtikleri sırada bulundukları küçük binanın önüne çıktıklarında gözlerine inanamadılar. Ne kadar çok kameraman, ellerinde mikrofon tutan muhabir, boyunlarında fotoğraf makinesi asılı gazeteci vardı öyle.
Bir dolu da siyah takım elbiseli adam da binaya doğru geliyordu. İlerde de bir otobüs dolusu polis duruyordu. ‘Robocop’ dediklerinden hem de. Hepsi önce çok sevindiler. Akıllarına aynı anda Genel Müdürlüğe yolladıkları para ve mektup geldi. kendilerini kutlamaya geldiklerini düşündüler. Hepsi çok keyifliydi.
Siyah takım elbiselilerden birisini amir tanır gibi oldu. Bu ilçenin savcısıydı galiba. Şaşırdı. Savcının ne işi olabilirdi ki burada.
-“Herhalde bizi kutlamaya geliyorlar” dedi paraları yatıran en genç memur.
-“Öyle olsaydı bando da olurdu” dedi amirin yardımcısı. Hissettiği kaygıyı gülümseyerek bastırmaya çalışıyordu. Amir öne geçti.
-“Anlarız şimdi” dedi. Aslında biraz bozulur gibi olmuştu.
Savcının biraz gerisinde duran sivil giyimli birisi savcının yanına gelip bir şeyler söyledi. Aynı anda arkadaki “robocop”lar onlara doğru koşup çevrelerini sardı. İçlerinden birisi belindeki kelepçeyi çıkarıp en öndeki amirin bileklerine taktı. O sırada savcı neyle suçlandığını söylüyordu.
On beş dakika kadar sonra hepsi bileklerinde kelepçe sivil plakalı bir minibüste polislerin arasında oturuyorlardı.
Bir süre sonra arabalar hareket etti. En arkada polis otobüsü geliyordu. Onun önünde de bir kamyonette binanın içindeki tüm evraklar ve evrak dolapları vardı. Konvoy halinde gidiyorlardı.

Evde

Akşam amirin evinde tv.nin önünde bir yandan ağlayan bir yandan da tv.yi izleyen amirin karısının dizlerine sarılan 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu tv.ye doğru parmağını uzatıp
-“Ağlama annecik ağlama, bak babacık orada, şimdi babacık gelecek, bizi götürecek..” diyordu.
Çocuğun bu sözleri üzerine kadın hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
-“Babacık”ın görüntüsünün altından kayan banttaki yazıda “Büyük rüşvet çetesi çökertildi” yazıyordu.

İki yıl sonra

Amir biriminde çalışan ve sayıları ona ulaşan memurlarını büroda topladı. Yanında yabancı ama onun da yine aynı kurum içinden daha yüksek dereceli memur olduğu anlaşılan birisi vardı. Hepsini oturttu.
-“Bu arkadaş genel müdürlükten geliyor. Bakanlık bir çok başka bakanlık gibi yeni bir uygulama başlatmış. Bundan sonra bizim birimimizde de bir tür ‘döner sermaye’ işletmesi kurulacakmış. Bu işletme, burada yaptığımız her işten belirlenmiş bir para talebinde bulunacakmış. Toplanan paranın da bir bölümü, ne kadar para toplanmasını sağladıysa bizlere dağıtılacak, kalanı müdürlüğe, genel müdürlüğe gönderilecek, buranın gereksinimleri de aynı paradan karşılanacakmış. Arkadaşımız sistemin nasıl çalıştığını ve bizlerin neler yapmamız gerektiğini anlatacak. Sözü ona veriyorum.”

28.12.2005

DİPNOT:
Bu öykünün kısaltılmış bir biçimi 31.12.2005 tarihinde BİANET’te “yılbaşı yazısı” olarak yayınlanmıştır. O yazının dibinde yer alan “dipnotu”nu aynen buraya aktarıyorum.
HAMİŞ:
Sevgili okur. Bu yazının nedeni bu haftaki BİAMAG sayfamızda “yılbaşı” münasebetiyle “neşeli” bir yazı isteyen Sevgili Erol Önderoğlu'dur. Yoksa ben her hafta olduğu gibi sizlere “kadınların sağlık hizmeti alırken yararlanmaları gereken haklarından” söz edecektim. Bu arada Düzce'de uygulamaya giren ve yarından itibaren de on ilde daha başlayacak olan “Aile hekimliği” uygulaması da kafamdaydı. Ne yapsam da onu da yazsam diye düşünüyordum. Bu arada geçen hafta, kamuoyunun gündemine düşen ve yankıları hâlâ süren “Kapıkule” operasyondan haberim oldu.
Ayrıntılarını çok iyi bilmiyorum ama, birden bağlantı kurdum ve yukarıdaki sahneler gözümün önüne geldi. Sizlerle paylaşayım dedim. Bence durum çok eğlenceliydi çünkü. Tam Erol'luk yani.Yeni yıla girerken olsa olsa böyle bir fantezi iyi gider dedim ve yazdım.Günahı da sevabı da yapanların. Ben yalnız sizlere aktardım.
* * *
Durun yahu kafama fırlatmayın o domatesleri, o çürük yumurtaları...
Vallahi billahi yapmayacağım. Üzerime vazife olmayan işlere bulaşmayacağım. Ben paşa paşa kendi “hasta hakları yazılarımı yazacağım.” vallahi billahi haberim yok öyle 301, 159 filan bilmem ben. Ben yalnız haberleri okudum. pardon dinledim yani seyrettim aslında. Vallahi billahi suçsuzum beni götürmeyin, yahu.. Dursana kardeşim, bıraksan kolumu yahu.. Yahu Erol baksana, bu işe senin müdahale etmen gerekmiyor mu? Fikret İlkiz beye haber verin ne olur... Yahu o madde Kürtler ve Ermeniler, bir de orduyla, Rektör Aşkın davası konusundaki yazılar hakkında değil miydi... Benim yazdığım bu yazıyla ne alakası var. Heyyyy en azından eve bir haber verseydim.. Hay allah.
* * *
Sürç-ü lisan ettikse affola... Mutlu ve sağlıklı bir yeni yıl diliyorum. 2006'nın ilk cumartesi günü görüşmek üzere.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder