16 Ekim 2010 Cumartesi

ÇÖZÜM


Maaş Günü

O gün maaş alma günüydü. Mutemet bankadan maaşlarını toplu olarak seçmiş ve büroya getirmişti. Biri amir olmak üzere yedi memurun hepsi oradaydılar.
İçlerinden biri;
-“Her birimiz neredeyse bu ay devletin bize verdiğinin tam yedişer katını kazandık” dedi. Bir diğeri;
-“Hatta daha fazla” diyerek onu destekledi.
Amir olan teker teker diğer altı memurun yüzüne baktı. Hepsi çok keyifli görünüydü. Ağzı kulağında sözü bu görüntü için icat edilmiş bir deyim olmalıydı. Sürdürdü:
-“Artık devletin verdiği maaşa ihtiyacımız yok.”
Hepsi birden başlarını salladılar:
-“Yok.”
Amir olan:
-“Ne yapacaksınız bu kadar parayı... Dikkatli harcayın. Biriktirmeyin, bir yatırım yapın.”
Hepsi başlarını öne eğdiler.
-“Maaşlarımızla burayı yenilemeye ne dersiniz. Duvarları boyatıp şu eski püskü eşyaları yenileriz. Hatta bilgisayar filan alabiliriz.”
En kıdemsiz memur:
-“Bunun için maaşlarımızı harcamaya gerek yok ki, siz isteyin yeter ki, biz birisine nasılsa yaptırırız. Herkes ağzımızdan çıkan bir söze bakıyor. Hepsinin işlerini görüyoruz.”
İçlerinden birisi sessizce tamamladı:
-“Daha doğrusu görmemiz gerekenleri görmüyoruz.”
Yanındaki dirseğiyle dürtüklerken güldü:
-“Münafıklık yapmasana oğlum. Ciddi bir şey konuşuyoruz!.”
Amir olan bu son sözleri duymamıştı.
-“O da doğru ya!.” dedi. Sonra biraz bekledi.
-“Peki başka önerisi olan”
Amirin yardımcısı ona yaranmak ister gibi bir tavırla:
-“Kasabadaki okulun durumu içler acısı. Akşam benim kız söylüyordu. Oraya yardım yapalım. Fena mı olur?”
Diğerleri yine başlarını salladılar:
-“Doğru doğru... Bu iyi fikir.”
-“Benim oğlan da anlatıyor her akşam; bir çok ihtiyaçları varmış. Onun saydıklarını bizim birer aylık maaşımızla yapamayız. Birkaç ay biriktirmemiz lazım.”
Bu sözler buraya yeni tayin olan eski bir memurdan gelmişti.
En genci söze karıştı. Sesi yanlış bir şey söyleme korkusundan kısık çıkıyordu:
-“Kazandıklarımızdan da biraz katarız. İki derslikli okulun boya masrafından ne olur. Biraz da okulun diğer velileri yardım eder.”
Amirin kulağı az işitiyordu. Yüksek sesle ona döndü:
-“Ne ulan öyle karılar gibi! Sesin çıksın oğlum sesin çıksın. Erkek gibi yüksek sesle konuş!”
Genç olana cesaret gelmişti. Söylediklerini aynı sözcükleri üzerine teker teker vurgulayarak ve yüksek sesle yineledi:
-“Kazandıklarımızdan da biraz katarız. İki derslikli okulun boya masrafından ne olur. Biraz da okulun diğer velileri yardım eder.” demiştim.
Bu fikir amirin kafasına yatmamıştı. Zaten gıcık olurdu o okulun müdürüne. Kendi çocuğunun notları için yardımcı olmasını istemeye gittiğinde, eşitlik, adalet diye nutuk atmıştı.
-“O beceriksiz adamın yapamadığını biz mi yapacağız. Boş verin. Adam olsun da yapsın.”
Devam etti:
-“Bence bu parayı merkeze gönderelim. 'Artık maaş vermenize gerek kalmadı. Biz kendi paramızı kendimiz kazanıyoruz' diyelim”.
En genç olandan bir kaç yıl daha eski olan memur yürekten bir tezahüratta bulundu.
-“Siz çok yaşayın amirim. Bu ancak sizin aklınıza gelirdi. hem de bizim başarımızı tüm teşkilat duyar böylelikle.” Bir diğeri
-“Belki bizi ödüllendirirler bile, kim bilir belki de terfi ederiz. Düşünsenize böyle arada sırada işin çıktığı bir yerde değil de daha hareketli bir yerde olsak, değil yedi kat, yedi yüz kat bile kazanabiliriz.”
Hepsi birden doğruladılar:
-“Doğru, çok doğru!”
Bu düşünce amirin de kafasına yatmıştı. Belki terfi ya da daha iyi bir yere tayin bile edilebilirdi.
-“Bu iş tamam merkeze yolluyoruz maaşlarımızın bir bölümünü bundan sonra.” dedi.
Sonra çekmeceden ücret bordrosunu çıkardı. Kendisinden başlayarak her birinin maaşını okudu ve meblağı rakama en yakın yuvarlak değere yükselterek her memurun vereceği parayı belirledi.
İlk önce kendisinin payını cebindeki bir tomar paradan ayırarak ortaya sürdü. Diğerleri de ellerini ceplerine attılar ve amirin belirttiği miktarı ortaya koydular. Masanın üstünde kağıt banknotlardan küçük bir para yığını oluşmuştu.Amir toplanan parayı teker teker düzeltip saydı. Kafasından topladığı rakama denkti. En kıdemsiz memura dönüp.
-“Şimdi bunları alıp kasabaya git ve bankadan Genel müdürlüğün hesabına havale ettir, dekontu da bize getir” dedi.
İçlerinden birisi, yanlış bir şey söylemekten korkup biraz da çekinerek sordu:
-“Kusura bakmayın ama, amirim ama bizim yolladığımızı nasıl anlayacaklar” diye sordu. Amir yüksek perdeden yanıt verdi ona. Yüzünde pis bir bakış vardı.
-“Amirini salak birisi zannediyorsun değil mi? Tek akıllımız da sensin tabii. Bu soru ilk senin aklına geliyor zaten..”
Eskiden beri hasta olurdu bu adama. ‘Doğrucu Davut’ denilen cinsten olduğunu düşünürdü. Her şeye itiraz ederdi. Gerçi bu kez işin ucunda para olduğu için buldukları yönteme kuzu kuzu uymuştu ama, iş paraları yollama noktasına gelince huylu huyundan vazgeçmemiş yine itiraz etmişti. Belki de parayı vermek istemiyordu.
-“Onu da düşündük herhalde beyefendi; bir mektup yazacağız ve dekontu da içine koyup yollayacağız.”
Hepi birden amirlerine bir daha tezahüratta bulundular.
“Hadi o zaman mektubu da yazalım birlikte” dedi, amirin yardımcısı yine yaltaklanarak.
Paraları yatıracak olan en genç memur, önemli bir şey söylüyormuş edasıyla:
-“O zaman mektubu da yazalım, öyle gideyim, onu da postaya atarım, hazır gitmişken” diye sürdürdü.
“Peki oldu, tamam” dedi Amir. Sonra bölümün yazı çizi işlerini yapan memura döndü:
-“Hadi geç bakalım şu daktilonun başına” dedi.
Memur masasının başına oturdu. Diğerleri oldukları yerlerden kalkarak onun masasının etrafına çevrelendiler. Amir de ayağa kalkıp odada dolaşmaya başladı. Bir yandan düşünüyor, yazdıracaklarını toparlamaya çalışıyordu. Nasıl hitap edeceğini düşündü uzun uzun. Öyle ya bu resmi bir yazı değildi. Hiç genel müdürlüğüne bir mektup yazmamıştı. Hatta dilekçe bile yazmamıştı. Farklı bir hitap şekli olması gerekirdi. Konumunu ne küçültmek, ne de gerektiğinden fazla göstermek istemiyordu. Aklından “sevgili genel müdürümüz” sözcüğü geçti. “Sevgili” sözünü çok aşırı buldu. “Sayın” daha uygun düşerdi. Sonuç olarak resmi bir öneride bulunacaktı. Kafasına yattı.
-“Yaz bakalım”
Kafasından evirdi çevirdi. Diğerleri onun ne söyleyeceğini bekliyor, yüzüne bakıyorlardı. Rahatsız oldu. Düşündü, bir terslik göremedi “sayın” sözcüğünde. Ama sözler dudaklarının arasından;
-“Sayın ve çok değerli Yüce Genel Müdürüm”
Sayından sonra o sırada ekledikleri çok hoşuna gitti. İçinden ‘bu çok daha iyi oldu işte’ diye geçirdi... Amir olan birisinin düşünmesine gerek yoktu. Ağzından çıkanlar, nasıl çıkarlarsa doğru oluyordu. Amirlik de zaten bu demekti.
-“Sözcüklerin baş harflerinin hepsi büyük harf olsun ha!”
-“!...”
Sonra el birliğiyle mektubun devamını getirdiler. Bir dolu değişiklik ve düzelme olmuştu. Dolayısıyla yeniden temize çekilmesi gerekiyordu. Yeniden yazıp bitirdiler.
Önce keşfettikleri, daha doğrusu sağlık ocağında uygulandığını öğrendikleri “performans” yönteminin benzerini kendi işlerine nasıl uydurduklarını, hizmet verdikleri kişilerden, yaptıkları işin cinsine ve kazançlarına göre nasıl bir tür “har(a)ç alma” uygulaması başlattıklarını, bu yolla işlerin hem daha hızlı hem de sorunsuz çözümlendiğini, iş görmeye gelen vatandaşın da bu işten memnun kaldıklarını ve seve seve bu harcı ödediklerini birer birer anlattılar.
Biriken harcı da hem hiyerarşiye, hem de işteki çalışma biçimi ve süresini dikkate alarak çalışan memurlara büyük bir adalet ve hakkaniyetle bölüştürdüklerini, bu nedenle tüm memurların 8 saatlik mesai saatine aldırmadan, geçe gündüz işlerinin başında çalıştığından, aralarında hiç bir sorun olmadığından, bu yüzden de daha çok ve daha hızlı iş gördüklerinden söz ettiler. Ayrıca memurların bazı insanlarla daha yakın ilişki kurarak “rüşvet” olasılığı gibi bazı olumsuzlukları ortadan kaldıracağını da eklemişlerdi.
Sonunda da bu yöntemi keşfedip, sağlık teşkilatına getiren sağlık bakanına, onu bakan yapan başbakana ayrı ayrı teşekkürlerini belirtiler.
Hatta mektubun sonunda bir de öneride bulunarak, bu yöntemin hem kendi genel müdürlüklerinin diğer birimlerinde, hem de diğer bakanlıklarda uygulanmasının çok doğru ve gerekli olacağını düşündüklerini, bu nedenle de bir öneride bulunduklarını yazdılar.
Örneğin adliye, askeriye, emniyet, eğitim, çevre, kısacası tüm hizmet birimlerinde uygulanmasının yararlı olacağını dahası gerektiğini savundular.
Mektubu bitirirken de, bu kazançları nedeniyle artık maaş istemediklerini, maaştan çok daha fazlasını bu yöntemle kazandıklarını, bu nedenle de bu işe başladıktan sonraki ilk ayın maaşlarını başka ve zorunlu işlerde kullanılması için banka havalesiyle genel müdürlüğe gönderdiklerini, havalenin dekontunun da yazının ekinde bulunduğunu belirttiler.
Yazıyı yazan memur, bunlar tamamlanınca, amirden başlayarak herkesin adını alt alta yazdı; yanlarına da toplam para içindeki paylarını belirti ve her birine bir de imza yeri açtı.
Sonra kağıdı daktilodan çıkardı. Eliyle şöyle ileriye doğru uzattı, yüksek sesle yazıklarını okudu. Yazdıklarını hepsi de çok beğendiler. Başta amirleri ve yazıyı yazan memur olmak üzere kendilerini alkışladılar. Ardından her biri adının hizasını imzaladı. Memurun arasına karbon kağıdı koyarak yazdığı ikinci nüshayı da ayrıca imzaladılar.
Paraları ve yazının ilk nüshasını alan en alt düzeydeki memur başıyla amirine bir selam verdi ve hızla çıktı.

On gün sonra

Büroda sabah çayını içtikleri sırada bulundukları küçük binanın önüne çıktıklarında gözlerine inanamadılar. Ne kadar çok kameraman, ellerinde mikrofon tutan muhabir, boyunlarında fotoğraf makinesi asılı gazeteci vardı öyle.
Bir dolu da siyah takım elbiseli adam da binaya doğru geliyordu. İlerde de bir otobüs dolusu polis duruyordu. ‘Robocop’ dediklerinden hem de. Hepsi önce çok sevindiler. Akıllarına aynı anda Genel Müdürlüğe yolladıkları para ve mektup geldi. kendilerini kutlamaya geldiklerini düşündüler. Hepsi çok keyifliydi.
Siyah takım elbiselilerden birisini amir tanır gibi oldu. Bu ilçenin savcısıydı galiba. Şaşırdı. Savcının ne işi olabilirdi ki burada.
-“Herhalde bizi kutlamaya geliyorlar” dedi paraları yatıran en genç memur.
-“Öyle olsaydı bando da olurdu” dedi amirin yardımcısı. Hissettiği kaygıyı gülümseyerek bastırmaya çalışıyordu. Amir öne geçti.
-“Anlarız şimdi” dedi. Aslında biraz bozulur gibi olmuştu.
Savcının biraz gerisinde duran sivil giyimli birisi savcının yanına gelip bir şeyler söyledi. Aynı anda arkadaki “robocop”lar onlara doğru koşup çevrelerini sardı. İçlerinden birisi belindeki kelepçeyi çıkarıp en öndeki amirin bileklerine taktı. O sırada savcı neyle suçlandığını söylüyordu.
On beş dakika kadar sonra hepsi bileklerinde kelepçe sivil plakalı bir minibüste polislerin arasında oturuyorlardı.
Bir süre sonra arabalar hareket etti. En arkada polis otobüsü geliyordu. Onun önünde de bir kamyonette binanın içindeki tüm evraklar ve evrak dolapları vardı. Konvoy halinde gidiyorlardı.

Evde

Akşam amirin evinde tv.nin önünde bir yandan ağlayan bir yandan da tv.yi izleyen amirin karısının dizlerine sarılan 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu tv.ye doğru parmağını uzatıp
-“Ağlama annecik ağlama, bak babacık orada, şimdi babacık gelecek, bizi götürecek..” diyordu.
Çocuğun bu sözleri üzerine kadın hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
-“Babacık”ın görüntüsünün altından kayan banttaki yazıda “Büyük rüşvet çetesi çökertildi” yazıyordu.

İki yıl sonra

Amir biriminde çalışan ve sayıları ona ulaşan memurlarını büroda topladı. Yanında yabancı ama onun da yine aynı kurum içinden daha yüksek dereceli memur olduğu anlaşılan birisi vardı. Hepsini oturttu.
-“Bu arkadaş genel müdürlükten geliyor. Bakanlık bir çok başka bakanlık gibi yeni bir uygulama başlatmış. Bundan sonra bizim birimimizde de bir tür ‘döner sermaye’ işletmesi kurulacakmış. Bu işletme, burada yaptığımız her işten belirlenmiş bir para talebinde bulunacakmış. Toplanan paranın da bir bölümü, ne kadar para toplanmasını sağladıysa bizlere dağıtılacak, kalanı müdürlüğe, genel müdürlüğe gönderilecek, buranın gereksinimleri de aynı paradan karşılanacakmış. Arkadaşımız sistemin nasıl çalıştığını ve bizlerin neler yapmamız gerektiğini anlatacak. Sözü ona veriyorum.”

28.12.2005

DİPNOT:
Bu öykünün kısaltılmış bir biçimi 31.12.2005 tarihinde BİANET’te “yılbaşı yazısı” olarak yayınlanmıştır. O yazının dibinde yer alan “dipnotu”nu aynen buraya aktarıyorum.
HAMİŞ:
Sevgili okur. Bu yazının nedeni bu haftaki BİAMAG sayfamızda “yılbaşı” münasebetiyle “neşeli” bir yazı isteyen Sevgili Erol Önderoğlu'dur. Yoksa ben her hafta olduğu gibi sizlere “kadınların sağlık hizmeti alırken yararlanmaları gereken haklarından” söz edecektim. Bu arada Düzce'de uygulamaya giren ve yarından itibaren de on ilde daha başlayacak olan “Aile hekimliği” uygulaması da kafamdaydı. Ne yapsam da onu da yazsam diye düşünüyordum. Bu arada geçen hafta, kamuoyunun gündemine düşen ve yankıları hâlâ süren “Kapıkule” operasyondan haberim oldu.
Ayrıntılarını çok iyi bilmiyorum ama, birden bağlantı kurdum ve yukarıdaki sahneler gözümün önüne geldi. Sizlerle paylaşayım dedim. Bence durum çok eğlenceliydi çünkü. Tam Erol'luk yani.Yeni yıla girerken olsa olsa böyle bir fantezi iyi gider dedim ve yazdım.Günahı da sevabı da yapanların. Ben yalnız sizlere aktardım.
* * *
Durun yahu kafama fırlatmayın o domatesleri, o çürük yumurtaları...
Vallahi billahi yapmayacağım. Üzerime vazife olmayan işlere bulaşmayacağım. Ben paşa paşa kendi “hasta hakları yazılarımı yazacağım.” vallahi billahi haberim yok öyle 301, 159 filan bilmem ben. Ben yalnız haberleri okudum. pardon dinledim yani seyrettim aslında. Vallahi billahi suçsuzum beni götürmeyin, yahu.. Dursana kardeşim, bıraksan kolumu yahu.. Yahu Erol baksana, bu işe senin müdahale etmen gerekmiyor mu? Fikret İlkiz beye haber verin ne olur... Yahu o madde Kürtler ve Ermeniler, bir de orduyla, Rektör Aşkın davası konusundaki yazılar hakkında değil miydi... Benim yazdığım bu yazıyla ne alakası var. Heyyyy en azından eve bir haber verseydim.. Hay allah.
* * *
Sürç-ü lisan ettikse affola... Mutlu ve sağlıklı bir yeni yıl diliyorum. 2006'nın ilk cumartesi günü görüşmek üzere.


13 Ekim 2010 Çarşamba

DOĞALGAZ




-"Offf offf... Şu kuru fasulye harika bir yiyecek ama şu gazı da olmasa! Çatlayacağım neredeyse. Yahu bu bizim hizmetçi yapamıyor herhalde.."

-"Hemen kabahati kadına bulma. Kuru fasulyeyi ben kendi elimle yaptım. O kadar çok yedin ki...Tabii ki gaz yapacak.."

-"Ama meclisin lokantasında yediğim zaman böyle olmuyorum..."

-"Hıh.. Orada insanın ne yediği, yedikten sonra neler olduğu belli oluyor mu? Harala gürele.. Bir içeri bir dışarı.. Girip çıkarken hareket etmiş olmuyor musun.. O sırada caaart...Farkına bile varmıyorsundur.."

-"Öyle deme kız.. Mecliste osurulur mu hiç! Bir ton adam dolaşıyor ardında.. Birisi fark etmese ötekisi anlar... Tövbe tövbe.. Sen adamı ipe yollarsın vallaha.."

Adam, adamın -hay Allah adayın diyecektim- kıt olduğu bir şehirde, hiç seçim kazanmamış bir partide, adaylık için gerekli parası olan -yoksa paraya kıyan mı desek?- başka adam olmadığından 1. sıradan aday olup, sonra da büyük bir sürprizle milletvekilliğini kazanmıştı.

Yok hayır.. Milletin onu tutması nedeniyle değil... Birbiriyle başa baş yarışan iki aşiretin adayları birbirine yakın oy alınca, her ikisini de yeğlemeyen, muhalif partilerin seçmenleri "nasılsa seçilmez" deyip oylarını ona atmışlar ve onun oyu diğer ikisini geçtiği için kıl payı farkla milletvekili olmuştu.

Yani, tıpkı bu seçimin diğer galipleri gibi. Sonra parti içindeki dengeler nedeniyle en işe yaramaz adam sıfatıyla parti içi muhaliflerin üzerinde birleştiği adam olarak merkez idare kuruluna girmiş, son parti genel kurulu sonrasında yeniden değişen kabine üyeleri arasına girmişti.

Burada da koalisyonun küçük ortağı olan partisinin yeni lideri, sözünü en çok dinleyecek, ne derse eyvallah diye yanıt verecek, her dediğini yapacak - hatta kafası en aza çalışan, dolayısıyla en az sorun üreten- adam olarak onu gördüğü için çevrenin de etkisiyle onu çevreden sorumlu devlet bakanı yapmıştı.

Çok tuhafına gitmişti.. Bu çevre bakanlığının adını ilk kez duymuştu. Çevre sözünden yola çıkarak, seçim çevrelerinde olan bitenle ilgili olduğunu düşünmüş ve bakanlık koltuğuna oturduğu o ilk gün, "önce kendi seçim çevrem" diyerek, hısımı akrabası kim varsa onlara haber uçurarak hepsini bakanlığına toplamıştı.

Kalabalığı gören gazeteciler de oraya toplanınca kalabalık daha da artmış, parti genel başkanı da onun bakanlığının önündeki bu izdihamın farkına varıp medya önünde bir yatırım unsuru olarak görmüş ve onun bakanlığına giderek yerinde ziyaret etmişti. Nasıl olduysa ettiği o kocaman laflara kendisi de şaşırmış, bu arada bir dolu vaatte bulunmuştu.

Ancak bulunduğu vaatlerin kendi bakanlığıyla ilgili olmadığını bir yakın arkadaşı kulağına fısıldamış, onun bakanlığının hava kirliliği gibi çevrenin sağlığı, güzelliği, yeşilliği ve benzeri gibi konularla ilgili konularda vaatte bulunması gerektiğini söylemişti. Bunun üzerine lafı çevirmiş ve önce Meclisten başlayarak herleri yeşillendireceğini söylemişti. O işe meclis başkanlığı bakıyor denilince de, sigarasını yakan parti başkanının havaya üflediği dumana bakıp hava kirliliği sorunu aklına gelmiş ve bu konuda atıp tutmuştu. Havayı kirletenlerin cezalarını ağırlaştıracak, hatta idam cezası verilmesi için bir meclise bir önerge vereceklerini söylemişti. Bitirirken de ülkenin en önemli sorunlarından birisinin hava kirliliği olduğunu bir kere daha vurgulamış, kadın başbakan gibi, bunun kendi bakanlığı döneminde "ya biteceğini, ya biteceğini" belirtmişti. Bunun için gereken hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacaktı. Yeni yöntemler bulacak, yeni mevzuatlar çıkaracak ve bu sorunu kökünden halledecekti.

O sırada söylediklerinden aklında kalanlar bunlardı. Herkes gidip de bakanlığının üst düzey bürokratlarıyla baş başa kalınca onlardan bu konuda ellerinde ne var ne yok ortaya dökmelerini istemiş, sonra da onların atlattıklarını dinleyince şok olmuştu.

Anlatılanlara inanamamıştı. Söylenenlere göre hava kirliliğinin bir tek sorumlusu vardı: Devlet. Daha doğrusu o devleti yöneten bu hükümet olduğuna göre hükümet. Ayrıca kendi partisindekiler dahil birçok milletvekili de şöyle ya da böyle bu işe katkıda bulunuyordu. Her türden yakıt alışverişi yapanlar, çeşitli sanayi kuruluşlarına hava kirliliğiyle ilgili gerekli önlemleri almaksızın üretime geçiş izinlerinin verilmesinde aracı olanlar, karar verenler ya da en azından teşvik edenler hep ama hep hükümetten ya da meclisten milletvekilleriydi. Hiç birisine dokunamazdı.

Anlatılanlar dinledikten sonra umutsuzluğa kapılmıştı. Bu bakanlıkta bir şey yapması olanaksızdı. Eh belki kendi yöresi için bir şeyler yapabilirdi ama bu ona yetmiyordu. Öne çıkmak için geçerli yollardan birini şans eseri yakalamıştı. Mutlaka onu kullanmalıydı.

Düşünmekten -ve herhalde sıkılmaktan- basuru kabarmış ve acımaya başlamıştı. Kendini lojmana zor attı. İlaçlı suya oturdu. Soğuk duş aldı. Biraz rahatladı. O arada akşam yemeği hazırlanmıştı. Akşam yemeğinde önüne gelen kuru fasulyeden iki buçuk tabak yemiş ve şimdi karnı davul gibi şişmişti.

Bir kaç kez gaz çıkarmak için ıkınmış ama bu kez basuru yeniden acımaya başlamıştı. Öğlende ne yediğini düşündü.. Tüh Allah kahretsin nasıl da unutmuştu.. Hep o acılı çiğköftedendi bu basur acısı. O kadar da dikkat ederdi. Bir acı bir de alkollü içecekler. İkisi de ona gelmiyordu.

Ama bugün,bakan olmanın heyecanıyla nasıl da unutmuştu, kendisine koyduğu yasağı. Ama o hemşehrisinin kendi eliyle yaptığı çiğ köfte de yenmeyecek gibi değildi ki.. Hem de bir çay bardağı da yine aynı adamın yanında getirdiği boğma rakıdan susuz susuz devirmişti.

-"Oh olsun.. Bozar mısın perhizi..Böyle olur işte... Ohhh.. Ne de güzelmiş... Soğuk su, soğuk soğuk, basurun acısını nasıl da alıyor.. Balkona çıkayım da hazır tam ucuna gelmişken biraz yelleneyim...Ohh dünya varmış bee..."

Tam o sırada ortalık hizmetine bakan kadın balkon kapısını aralayarak, telefona çağrıldığını söyledi. İsteksiz isteksiz gitti. Bir hemşerisiydi. Kendisini kutladıktan sonra derdini söylemişti. Başvurduğu halde yaklaşık üç aydır doğal gazını bağlamıyorlarmış. Acaba yardımcı olabilir miymiş..

-"Herife bak yahu...Sanki ben doğalgaza bakan belediye çavuşuyum.. Ahh. Kör ol sen politika emi.. İnsana neler yaptırıyorsun."

Eskiden bu herifin sülalesi, Çukurova'da karı satmakla meşhur oldukları için kimsenin selam vermediği bir sülaleydi. Kimseyle de geçinemezlerdi. Bu yüzden her biri oraya buraya dağılmışlardı. Tıpkı öteki hemşehrileri gibi şimdi onlarda yanından yöresinden ayrılmaz olmuşlardı. Adama yarın belediye başkanına telefon edeceğini söylemiş, adamın oturduğu evin adresini almıştı. Hem çaresizliğine hem de, böyle davrandığı için kendisine kızıyordu.

Gidip yeniden televizyonun karşısındaki koltuğuna oturdu.. Karısı ve çocukları televizyona dalmışlar onun telefona gidip geldiğini fark etmemişlerdi bile. "Doğal gaz.. doğal gaz.." ağzından kendiliğinden ve anlamsız sözcükler, fısıltıyla çıkarken yeni bir gaz sancısı başladı ve tam çıkımına gelen gazı, sessizce salıverdi..Ama kokusu ortalığı tutmuştu. Bir süre sonra karısı ve çocukları feryat figan tepkilerini belirttiler..

İşte her şey o anda bir şimşek gibi beyninin içinde çaktı..

-"Osuruk... Doğal gaz..." Bağlantıyı kurdu hemen.

-"Osuruktan doğal gaz? Olmaz mı? Neden olmasın.. Doğal gaz nasıl oluşuyor? Organik maddelerin mayalanmasından.. Osuruk? O da öyle. Üff müthiş bir buluş bu yahu..Tam çevre bakanına has bir buluş. Hava kirliliğine yol açan tüm diğer yakıtlara göre üretmesi de kullanılması da en kolay olan bir yakıt türü. Hem de hava kirliliğine neden olmadan.. Olmaz mı acaba?"

Kendi kendine hayran oldu. Müthiş bir yaratıcılığı vardı. Daha bakan olalı birkaç saat olmamıştı ama ülkesinin çehresini değiştirecek müthiş bir fikir yakalamıştı. Hemen bunu deneyerek de ortaya koymalıydı. Koltuktan yavaşça kalktı. Donu kalçalarının arasına toplanmıştı ve basurlarına sürttükçe çok acı veriyordu. Bir kere daha küfretti.

-"Yarın hastaneye gidip şunlardan kurtulmalıyım."diye geçirdi.

Sehpanın üstündeki çakmağı da alarak tuvalete gitti. İçeri girip kapıyı kilitledi. Önce pantolonunu, sonra donunu çıkardı. Karnına biraz masaj yaparak gazın aşağı inmesine yardımcı oldu. Sonra öne doğru eğildi. bacağının arasından kolunu uzatarak elindeki çakmağı tam kıçının deliğine yaklaştırdı. Sonra çakmağı çakarak yaktı ve tam o sırada kocaman bir...

-"Tüh Allah kahretsin.. Boşa gitti.. Bunu nasıl düşünemedim.. Üzerine osurunca çakmağın alevi söndü.. Şimdi bir daha öyle bir tane getirmek de çok zor. Hay Allah.."

Tuvaletin içinde dolanmaya bir yandan da karnına masaj yapmaya başladı.. Bir kez daha denedi. Sonuç yine hüsrandı. Biraz daha dolandı. Yine denedi.. Tam görememişti ama bu kez herhalde olmuştu. Çünkü çakmağın alevi tam osurduğu sırada biraz daha artarak makatına doğru yaklaşarak genişlemişti.

Bir kez daha denemeye gücü yoktu. Neredeyse karnındaki tüm gazı boşalmıştı. Ama kesinlikle kanıtlamadan böyle bir düşünceyi ortaya atamazdı. Doğal gazın bu türünün de diğer türlerinden farklı olmadığını mutlaka kanıtlamalıydı.

Tuvaletten çıkarak içeri gitti. Çocukların şaşkın bakışları arasında televizyonun karşısında oturan karısını, adeta biraz da şiddet kullanarak oturduğu yerden kaldırdı ve banyoya götürdü.

Az önce kendi kendine yaptığı şeyleri, karısında denemek üzere kadının alt kısmını soydu. Kadın biraz da işveli bir karşı koyuşla ona itaat ediyordu. Kadının alt kısmını soyunca arkasına geçti ve boynuna doğru bastırarak eğilmesini sağladı. Kadın korkmuş ve kendisini adamın elinden kurtarmak için çırpınmaya başlamıştı. Çok sert olmamakla birlikte rahat durmasını fısıldayarak kadının böğrüne iki yumruk patlattı.

-"Kıpırdamadan öyle dur. Bişey yapmayacağım. Sadece bir şey deneyeceğim.."

-"Hayır denemeyezsin adam.Sapık mısın nesin. Bunca yıl sonra beni köyde düzdüğün eşeklerden mi sandın?"

-"Tüh Allah kahretsin seni.. Bak şuna hele...Aklına neler de geliyor. Öyle bir şey yapmayacağım."

Ardından kendi kendine bir kahkaha attı. Gülerken;

-"Hem ben hiç eşek düzmedim ki.. Korkardım. Bir kez bizim köpeğe.. şey yapacaktım.. Tam sokacağım sırada hayvan herhalde anladı ki kaçıp gitti.. Bir daha da gören olmadı..Hahhahh haaa.. Ulan sen ne fettan kadınsın.. Nereden aklıma getiriyorsun böyle saçma sapan şeyleri."

O sırada kadın doğrulmuş ve yüz yüze bir şekilde ayakta durmaya başlamışlardı. Kadın sorar gözlerle adama bakıyordu..

,-"Anamın sarı danası gibi öyle bön bön bakma. Söyle bakalım ben ne bakanı oldum? Çevre bakanı! Çevre bakanı ne demek? İnsanlara layık bir çevrenin yaratılması için uğraşan adam demek. İnsan yakışır çevre nasıl olur? Temiz bir çevreyle olur. Peki çevreyi ne kirletir? En başta kullandığımız yakıtlar kirletir. Pekiiii... Çevreyi en az kirleten yakıtlar hangileri? "

-"Onu bilmeyecek ne var: Kokar yakıt!.. Yani bildiğin tezek."

-"Kız saçmalama, şehir yerde o kadar tezeği nereden bulacaksın? Bulamazsın... Çevreyi en az kirleten yakıt doğal gazdır. Peki iki saattir bizim karnımızı şişiren nedir? Doğal gazın bir çeşididir. Kendi kendime denedim olmadı. Şimdi bana yardım edersen bir kere de sende deneyeceğim. Şimdi demin yapmaya çalıştığım gibi arkanı bana dönerek eğil ve bana doğru osur."

Bu kez gülme sırası kadına gelmişti. Kasıklarını tuta tuta gülüyordu. Bir yandan da;

-"Buldum.. Adını da ben buldum. Uçar yakıt.. Uçar yakıt..."

Kahkahaları yuvarlanan bir makara sesine benziyordu. Bakan hafif bir yumruk daha vurdu, karısının böğrüne..Susturdu onu. Kadın bir süre sonra bu kez ses çıkarmadan gülmeye başladı:

-"Şimdi ben senin yüzüne doğru..Yüzüne, yani.. Değil mi? Ay olmaz utanırım valla..Bunca senelik kocamın suratına, hem de bakan olduğu gün dünyada osuramam..Israr etme ne olursun."

-"Kız bir şey olmaz.. Sadece deneme için.. memleket vatan hayrına.."

-"Peki madem bu kadar ısrar ediyorsun.. Ama bir kerecik.."

-"Tamam, tamam peki..Hadi bakalım."

Kadın adamın dediği her şeyi onun isteğine uygun bir şekilde yaptı ve adam tam o sırada çakmağı çaktı. Birden bir alev parladı.

-"Ayyyy. Yaktın beni manyak adam.. Öldümm. bittim.. Kıçımdaki bütün tüyleri tavuk götünde kalan tüyler gibi alazladın. Yandım anam.. Yandım.. Şuraya biraz su tut ne olur.. Hay aklıma şaşayımm. Ulan hangi akla hizmet bu herife uyarsın.."

-"Ne olursun kızma karıcığım. Deney başarıyla sonuçlandı. Bu büyük buluşun ortaya çıkmasında en önemli pay senin. Ne demişler bütün büyük adamların ardında mutlaka bir kadın vardır..Başardımm. Başardım.."

Bundan sonrası bir çorap söküğü gibi geldi. Ertesi sabah bakanlığa gittiğinde yardımcılarından ve ilgililerden, hava kirliği ölçümü yapan aletler ve merkezler hakkında bilgi aldı. Makam arabasına binerek oraya gitti. Aletleri inceledi, havada bulunan hangi gazları ölçtüğünü sordu öğrendi, ölçümler katıldı. Gaz türü yakıtların içeriklerindeki gazların ölçümlerini yakından izleyerek görüp öğrendi. Bu gazların içerdiği maddeleri ve yoğunluklarını öğrendi.

Sonra bakanlığa döndü. Diğer bakan arkadaşlarına telefon ederek yakıtla ilgili hizmet kurumlarının genel müdürleriyle bir toplantı yapmak istediğini bildirdi. Petrol, kömür, maden ve belediyeye ait doğal gaz konusuyla ilgili kurumların müdürleriyle yaptığı bu toplantı sonunda yakıtlarla ilgili ayrıntılı bilgi toplamış oldu.

Sonra meclise giderek oradaki toplantılara katıldı ve bir ara meclis büyük salonundan çıkarak,meclisin sağlık birimine gitti. Yetkili doktoru buldu. Daha önce hiç karşılaşmamıştı ama iyi bir adam olduğunu duymuştu. Herkes "halden anlayan bir adam" diye söz ediyordu. Yanına girdi. Kendisini tanıttı, sonra:

-"Doktor bey size belki tuhaf gelecek ama bir konuda bilgi almak istiyorum. Yalnız bunu neden öğrenmek istediğimi şimdi sormayacaksın.. Şimdilik sen bilebildiğin kadar sorularıma yanıt ver. Ama bana inan sonra sana bunları neden sorduğumu söyleyeceğim."

Adam kendisine, insan vücudunda, sindirim sırasında üretilen ve makattan çıkan barsak gazının kimyasal içeriğini soruyordu. Doktor bu soru karşısında bir hayli şaşırmıştı;

"Bu adam acaba benimle dalga mı geçiyor" diye düşündü.

Sonra adamın ciddiyeti nedeniyle bu düşünceyi kafasından attı. Ama sorunun yanıtını bilmiyordu. Herhalde karbondioksit, kükürt filan olmalıydı. Genel geçer birkaç söz söyledi. Bakan doktorun bu konuda kesin bir bilgisi olmadığını anlamıştı. Üstelemedi.

-"Teşekkür ederim doktor. Sen biraz araştır da sonucu bana söyle bakalım." deyip araması için kartını bırakarak dışarı çıktı.

Meclisten yeniden bakanlığa döndü. Sabah gittiği hava kirliliği ölçüm merkezini arayarak müdürüne mesai sonrası kendisini orada beklemesini ve analiz laboratuarı sorumlusunun da orada olmasını sağlamasını istedi. Akşamı iple çekti. Makam arabasına binerek doğru oraya gitti. Müdüre söyleyeceklerinin aralarında kalmasını isteyerek ne istediğini anlattı:

-"Müdür bey yaklaşık bir on yıldır benim basurum var. Bu bana çok sıkıtı veriyor ama korkumdan bir türlü ameliyat olamıyorum. Ama bir yandan da, ilerde başıma daha büyük dert açmasından korkuyorum. Benim ayrıca bir sindirim sitemi hastalığım da var. Çok fazla gazım oluyor. Eskiden beri bunu dışarı çıkarmayı, yani osurmayı bir alışkanlık haline getirdim. Korkum bu gazın içindeki maddelerin, basuruma zarar vermesi. Onun için barsak gazının içeriğini çok merak ediyorum. Bugün meclis tabibine gittim, ama bana doyurucu bir yanıt veremedi. Benim de aklıma siz geldiniz. Acaba sizin analiz cihazlarıyla bunu öğrenemez miyiz?"

Müdür hafif yollu gülümsedi. Daha fazla gülmek istiyordu ama bakanın tepkisinden korkuyordu. Sadece;

-"Sayın bakanım desenize sizde kendi ekzos emisyonunuzu ölçtürmek istiyorsunuz?"

Bakan kıpkırmızı oldu.

-"Müdür bey kendinize gelin, bir bakan karşısında olduğunuzu unutmayın lütfen."

Müdür bakanın anlattıkları ve isteklerinden sonra kendisine hiçbir şey yapamayacağını anlamıştı. Yüzlememişti ama anlattıklarıyla, altındaki bir daire müdürüne bu kadar koz veren bir bakanın, oldukça deneyimsiz olduğunu şıp diye anlamıştı. Bu bakan yerinde durduğu sürece, artık kendi sırtı yere gelmezdi. Birkaç gazeteye aynı sözlerle küçük bir bilginin ulaşması kendinden önce bakanı yerinden ederdi. Kendi kendine,

"Kendi ekzos emisyonunu ölçtüren bakan" diye fısıldadı.

Sonra bu sözleri bir gazetenin sür manşeti olarak hayal etti. Adam ABD başkanından bile daha meşhur olurdu! Ya karşılığında alacakları.. Sevindi. İlk kez şans ona gülmüştü ve bundan yararlanmalıydı. Kısmet ayağına kadar gelmişti.

-"Nasıl emredersiniz efendim. Buyurun laboratuara gidelim."

-"O cihazları siz kullanabilir misiniz?"

Müdür bakanın ne demek istediğini anlamıştı.Başka tanık istemiyordu. "Aptal herif" diye düşündü. "Nereden bulur da bu adamları önce milletvekili, sonra da bakan yaparlar..Bu salağım da 'Bir kişi yeterince çok sayıda tanıktır' sözünü bilmiyor olmalı."

-"Evet kullanabilirim.. Sayın Bakanım.."

Diye yanıtladı. Bu son "Sayın Bakanım" sözcüğü ağzından, "garson evladım" ya da "söför bey" gibi çıkmıştı. Bakan ters ters baktı.

-"O zaman orada bekleyen görevlileri arayarak evlerine gidebileceklerini söyleyin."

-"Olur efendim."

Müdür analiz laboratuarını aradı ve bakanın isteği üzerine oradaki personele gidebileceklerini bildirdi. Sonra biraz daha bekleyip laboratuara girdiler. Analiz aygıtının uc kısmında bir boru vardı ve buradan analiz edilecek gazın bulunduğu yada çıktığı yere bağlantı yapılıyor, daha sonra gerekli ayarlar yapıldıktan sonra cihaz kendi kendine gazın içindeki tüm element ve bileşikleri tek tek ayırıp ölçüyordu. Sonuçlar bir bilgisayardan görülebiliyor ve istenirse bir yazıcıdan liste olarak miktarları ve kritik değerleriyle birlikte alınabiliyordu. Bilgisayar ayrıca gazın ne tür bir gaz olduğunu da en sonuna açıkça yazıyordu.

Bakan aletin ucundaki boru şeklindeki ucun ne kadar uzanabileceğini sordu. Müdür bakanın derdini yine anlamıştı.

-"Sayın bakanım ben ayarlamaları yapayım, size tarif edeyim ve sizi yalnız bırakayım. İşlem tamamlanınca bilgisayar uyarıyor. O zaman beni çağırırsınız gelirim." dedi ve aletin nasıl çalıştığını anlattı. Ardından ayarları yaptı. Sonra dışarı çıktı.

Bakan tıpkı akşam evde yaptığı gibi pantolonunu ve donunu ayak bileklerine kadar indirdi, hafif eğildi sonra cihazın uç kısmını, müdürün anlattığı şekilde makatına dayadı ve aletin hazırol düğmesine bastı. Sonra karın kaslarını kasarak ıkındı ve gaz çıkardı o anda da aletin çalıştırma düğmesine bastı. Cihazdan bir uyarı sesi geldi ve ardından çalışma sesi kesildi. Tam bir sessizlik oldu. Ardından cihaza bağlı bilgisayarın ekranında bir takım semboller ve karşısında rakamlar belirmeye başladı, yavaş yavaş tüm ekran doldu.Sonra görüntü yukarıya doğru kaymaya başladı. Yine bazı semboller çıkıyor ve karşılarında bir takım değerler beliriyordu. En sonunda bir uyarı sesi daha geldi. Ekrana baktığında işlemin tamamlandığını ve sonucun yazılı çıktısının istenip istenmediği soruluyordu.

Dahili telefonu alarak müdürün verdiği numarayı çevirdi. Telefon çalıyor ama karşı taraf açmıyordu. Donunu ve pantolonunu yukarı çekerek toparlandı. Sonra müdürün odasına gitmek üzere dışarı çıktı. Koridorda müdürle karşılaştılar. Müdüre işin bittiğini söyledi. Birlikte laboratuara döndüler. Müdür bilgisayarın klavyesinden bir takım emirler yollayarak yazıcıdan analiz raporunu aldı. Bir kopyasını da bilgisayarın belleğine yükledi.

-"Az önce çektiğim harika fotoğraflarla birlikte bu rapor çok değerli bir belge olacak" diye içinden geçirdi.

Yazıcıdan kağıdı alarak hiç bakmadan doğrudan bakana verdi. Bakan sadece sonundaki tanı kısmını okuyabildi.

"İnsana ait doğal barsak gazı"

Özellikleri....

Bu sonucu almış olmak bakanı çok üzmüştü. Kendisini çok ünlü edecek bir buluş kıl payı elinden kaçmıştı.

-"Belki o analiz cihazı yetersizdi." diye düşündü. Çünkü karısının çıkardığı gaz, çakmağı çakınca parlamıştı. İçinde yanıcı gaz olmasa öyle benzin alevi gibi parlar mıydı. Birden aklına acaba kadınlarla erkeklerin çıkardıklarının içeriği farklı mı oluyor diye geçti. Bunu daha önce düşünmediğine hayıflandı. Karısını da buraya getirip onun eksoz emisyonuna mutlaka baktırmalıydı. Ama karısını buna ikna edebileceğini sanmıyordu.

Kafası bir bilgisayar hızıyla çalışmaya başlamıştı. Eve temizliğe gelen kadını kandırabilir ve onunkine baktırabilirdi. Bunu düşündüğü için kendisini kutladı.

Ertesi günü evden çıkarken karısına, eve gelen temizlikçi kadının yanına uğramasını tembihledi. Bakan olmuştu ya onun boşta gezen kocasına bir iş ayarlayabilirdi. Karısı bunu düşünmüş olduğu için çok sevindi. Ne de olsa kadın hemşehrileriydi. Ayrıca iyi de reklam olurdu. Bugün temizlik günü değildi ama ne yapıp edip bulduracak ve hemen gönderecekti. Bakan karısını inandırabildiği için bir kere daha sevindi.

Makamında öğlenin olmasını bekliyordu. Bugün de onu protokol ziyaretleri dışında kimse aramamıştı. Çevre bakanına kim neye gelsin, ne istesindi ki?

Tam saat 12'ye çeyrek kala sekreteri, Neriman Hanım diye birisinin kendisini görmek istediğini bildirdi. "Gelsin " dedi. Temizlikçi kadın alı al moru mor bir şekilde odasına girdi. Ona yer gösterdi. Onu oturttuktan sonra, başına dikildi ve hafifçe eğilerek, biraz da kısık bir sesle;

-"Bak Neriman Hanım... Memleket ve millet hayrına çok önemli bir göreve getirildik. Bakan olduk yani. Burada yapacağım her şey hem vatanımıza milletimize, hem de yakın çevremize önemli faydalar getirecektir. Şimdi çok önemli bir proje üzerinde çalışıyoruz. Bu proje için senin de katkın gerekiyor..."

-"Emret beyim. Yapabileceğim bir şey varsa canım, başım üstüne..."

-"Neriman Hanım akşam ne yedin?"

Kadın konuyla kelalaka bu soruya şaşırmakla birlikte, kekeleyerek;

-"Bizim gibi fakir kısmısı ne yer beyim... Haa sizin hanım evvelsi gün pişirdiği kuru fasulyeye siz kızdınız diye tenceresiyle birlikte dün bana vermişti. Akşam çoluk çocuk hep birlikte onu yemiştik... Niye sordun ki beyim.. Verdi diye kızdın mı yoksa... Ama inan olsun çok güzeldi...."

Bakanın ağzı kulaklarındaydı. İşte kısmet ayağına kadar gelmişti. Kuru fasulye yedirip ertesi güne kadar beklemeye gerek kalmamıştı. Hemen denemeyi yapabilirlerdi.

-"Hayır hayır kızmadım Neriman Hanım. Tam tersine bu çok işimize yarayacak.... Peki hiç gaz yaptı mı?"

-"Yok beyim yok.. Gaz maz yapmadı. Sizde yapmış galiba ama, bizde yapmadı. Bu kadar sıkıntı yüzünden sizin midenizde gastrit filan vardır.. O yüzden sindirememişsinizdir. Boş yere hanımıma kabahat bulmayın."

-"Yapmıştır yapmıştır. Yapmış olması lazım. Kuru fasulye dediğin gaz yapar.."

Bu sözler biraz üst perdeden söylenmişti. Kadın bakanın bu çıkışı karşısında pıstı, kaldı. bakan odada şöyle bir tur attı. Yeniden kadının başucuna geldi.

-"Karnını aç bakayım.." dedi.

Kadın şaşırıp kaldı. "Bu kadar inat da olmaz" diye aklından geçirdi. Ama bakanın kızgın tavrını görünce, üzerindeki penyeyi hafifçe yukarı kaldırıp, el kadar bir bölümü görünecek şekilde karnını açtı.

Bakan yaklaştı. İşaret parmağını kıvırarak, bir kapıyı çalar gibi kadının karnını tıklattı. Kadın karnına yabancı bir el değdiği için gıdıklandı ve karnını içeri çekti. O sırada karın kasları kasıldığı için karnından tok bir ses çıktı.

-"Gördün mü varmış işte" dedi.

Sonra odanın içinde yine bir tur attı. Çakmakla tutuşturma deneyini nasıl yapacağını düşünüyordu.Üçüncü turun sonunda yeniden kadının yanına geldi. Sevecen ama önemli bir konu üzerine konuşur bir ifadeyle;

-"Bak Neriman Hanım şimdi çok önemli bir deney yapacağız.." dedi.

-"Buyur beyim..Sen emret, yapabileceğim bir şeyse ben yapayım." diye karşılık verdi.

Bakan masasının arkasına geçti. Telefonu kaldırıp sekreterine seslendi ve kendisini kimsenin rahatsız etmemesini, telefon falan bağlamamasını söyledi. Kadın işkillendi. İçinden; -"Bu herifin niyeti ne ola ki? Bu erkek milletine güven olmaz.." diye geçirdi.

Sonra da kötü bir durumla karşılaşırsa ne yapabileceğini düşündü. En sağlamı bağırmak olurdu. Sekreter hemen gelirdi. Öyle yapmaya karar verdi.

Bakan yerinden kalktı ve Neriman Hanımın yanına geldi. Onun oturduğu koltuğun koluna yanlamasına ilişip, kadının kulağına doğru kısık bir sesle;

-"Neriman Hanım şimdi altındakileri çıkarman gerekiyor." dedi.

Kadın bir yandan kendisini koltuğun diğer tarafına doğru çekerken, bir yandan da çığlık atmak üzere ağzını açmıştı ki, bakan anladı ve elleriyle ağzını kapadı. Yalnız boğuk bir ses çıktı. Kadın debelenmeye başladı. Bir yandan da bakanın elini ısırmaya çalışıyordu. Bakan ise bir yandan kadının bağırmasını engellemek için ağzını kapatmaya çalışıyor, bir yandan da ona anlatmaya çalışıyordu:

-"Yok yok Neriman... Hanım... Seee.. nin. senin san... sandığın gibi değil. Bu.. bu sadece bir deneme.... deneme.. Anladın mı beni deneme... Osuruğunu kontrol edeceğim."

Kadın bakanın kuru fasulye ve gaza taktığını düşündü. Altını çıkarmasını isteyişinin namusuna el uzatmakla alakası yoktu. Bunu anlayınca debelenmeyi bıraktı. Ama o anda bakanın fasulye ve gaz işini bu kadar taktığına göre delirmiş olabileceğini düşünerek korktu.

Anası delilerle tartışılmayacağını, onların suyuna gidilmesi gerektiğini söylerdi. Dayısının deliliği aklına geldi. Onun en deli olduğu zamanlarda, çocuk haliyle kendisi idare ederdi, köyde. Deneyimli sayılırdı. Öyle yapmaya karar verdi. Önce normal davranmaya çalıştı.Hiç kıpırdamadan ve konuşmadan durdu. Böyle bir süre geçti.

Bakan artık debelenmediğini görünce onu sıkıştırmaktan vazgeçti. Kadından biraz uzaklaştı. Kadın eteğinin içine elini sokarak külotunu çıkardı. Altında eteği olduğu için bir şey görünmesi olanaksızdı. Dolayısıyla onu ikna etmiş olmak için bunu yapmıştı. Yine de yanılıyorsa karşı koyabilecek durumda olduğunu düşündü.

Onun külotunu çıkardığını görünce bakan rahatlamıştı. Yine fısıltıyla;

-"Şimdi arkanı dön ve eteğini yukarı kaldır..." dedi.

Kadın yanıldığını ve bakanın niyetinin bozuk olduğunu düşündü. Yeniden karşı koymak için savunma konumuna geçmek üzereydi ki bakan açıklamada bulundu.

-"Arkanı dönünce gaz çıkarmaya, yani osurmaya çalışacaksın, ben de çıkan gazı şu çakmakla kontrol edeceğim. Yanarsa yaşadık."

Neriman Hanım, bakanın sahiden delirdiğini düşündü ve koltuğa çökerek ağlamaya başladı:

-"Ahhhh, ah benim zavallı beyim. Zavallı beyim. Seni bakan yaparak bu dertli memleketin başına getirdiler de, dertten delirttiler mi? Vaaaah beyim vaaah. Nerelere gitsem, kimlerden teberük bulsam da bu canımdan çok sevdiğim beyimi saran cinlerden perilerden, iyi saatte olsunlardan onu kurtarsam..."

Bir süre sonra bakanın delirdiğine kendini gerçekten inandırmıştı. Buna üzüldüğü için gerçekten ağlıyor, bir yandan da bu odadan nasıl kaçabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Deliyle başedilmezdi. Onun için onun söylediğini yapmaya karar verdi. Nede olsa deliydi. Orasını ona göstermek ayıp da sayılmazdı.Günah da olmazdı. Delilerle sabiler birdi. Onlara günah olmazdı. Bakanın yanına gitti. Giderken bir yandan da karnını ovuşturuyordu. Bakanın önüne gelince, arkasını ona döndü. Eğilerek eteğini yukarı sıyırdı. Edep yerini yeni tıraşlamıştı. Bembeyaz bir şekilde ne var ne yoksa ortaya çıktı. Bakan yaptığından da, gözlerinin önüne serilen manzaradan da utanıyordu. Ama aklına geleni yapacaktı. Kadın;

-"Aman dikkat edin beyim, birden parlarsa hemen söndürün olur mu. Ne olur ne olmaz oram yanmasın. Sonra bizim adam üzerime hemencecik bir kuma alır. Ortalıklarda kalırım." diyerek bakanı uyardı.Bakan yumuşak bir sesle;

-"Hiç öyle şey olur mu, Neriman Hanım. Sana kıyıp, bir kötülük yapabilir miyim. Sen şu anda bu vatan için, bu millet için nelere katlanıyorsun. Ama birlikte yapacağımız bu buluş hepsine deyecek. Hadi şimdi kocaman bir osuruk istiyorum."

Kadın tıpkı doğum yaptığı sıradaki gibi karın kaslarını iyice gererek kuvvetli bir şekilde ıkındı ve bakanın istediği gibi osurdu. Ama bakan çakmağı çakmakta geç kalmıştı. Hiç bir parlama olmadı. Daha sonra kadın odanın içinde bir kaç tur attı ve aynı şeyi bir kez daha yaptı. Bu kez bakan çakmağını o gaz çıkarmadan önce yakmıştı. Çıkan gazla birlikte çakmağın alevi hafifce yükseldi. Sonra şöyle bir titredi ve çıkan gazın yarattığı hava akımıyla söndü.

Umduğu sonuç alınmamıştı. Bakan deneyin başarısız olduğunu kabul etti çaresiz. Sonra kadına döndü yeniden. O sırada Neriman Hanım köşeye gitmiş donunu giyiniyordu.

-"Neriman Hanım, umduğum gibi olmadı ama bir şey daha isteyeceğim senden. Yaparsan beni çok sevindireceksin." dedi.Kadın ikircikli;

-"Yapmaya çalışırım, beyim.." dedi.

-"Seni bir yere göndereceğim ve çıkardığın gazın ölçümü yapılacak.Ne dersin bunu da yapar mısın?"

Kadın spontan olarak;

-"Yok beyim yok. Ne olur benden bir daha birinin yanında osurmamı isteme. Ne olursun. Kölen olayım. Köpeğin olayım."

Bakan çaresizlik içinde kadına daha fazla eziyet etmemesi gerektiğini düşündü ve sürdürdü:

-"Peki Neriman Hanım, peki. Yine de çok sağol. Beyine de söyle yarı benim yanıma gelsin onu bir işe koyalım..."

Neriman hanım binbir teşekkürle bakanın yanından ayrıldı.

Ertesi günü gazeteler, bakanın sağlık sorunları nedeniyle ameliyat olmaz üzere Amerika'ya gideceği ve bu nedenle yeterince yararlı olamayacağı düşünerek bakanlıktan affını dilediğini yazdılar.

Başbakan önüne gelen fotoğraf ve ekzos emisyon raporunun sonucunu gördükten sonra hemen iki kararname yazmış altını imzalayarak, köşke ve basından sorumlu bakana iVEDİ mührü basarak göndermişti.

Bakan sabah gazetelerinden, istifa ettiği haberini öğrendi. Hemen birisini yollayarak, bakanlıktan şahsi eşyalarını aldırdı. Sonra yer ayırtmak üzere havayollarına telefon etmek için telefonun bulunduğu sehpaya yöneldi. Tam bu sırada telefonunun çaldı.

Arayan ölçüm merkezi müdürüydü. Sanayi ve teknoloji bakanlığına müsteşar olarak atanmıştı ve rahatsızlığından dolayı eski bakana geçmiş oldun dileklerini iletiyordu.

Bakan ahizeyi elinden bırakmadan telefonun kapatma düğmesine bastı ve havayollarından iki tane yer ayırttı. Başına bu kadar iş getiren şu lanet olası basurundan bu kez kesin olarak kurtulacaktı.

14.09.1995

12 Ekim 2010 Salı

ETİK

“21 yaşımın son dönemlerini yaşıyordum. Önceki birliğim çok rahattı. Neredeyse ekmek elden su gölden haftada birkaç kez çıktığımız talim dışında çok keyifli bir askerlik geçiriyorduk. Komutanlarımız da çok iyiydi. Bu bölgeden gelen çatışma haberlerini duyuyorduk ama işlerin böyle olduğunu bilmiyorduk. Çatışmalar şiddetlenince bölgeye kaydırılan birliklerden birisi de bizimki olmuştu. ‘Gerçek asker’ olacağız diye güle oynaya gelmiştik bölgeye. Geldiğimizde gördüğümüz ve yaşadıklarımız bize söylenenlerden farklıydı. Her an ölümle burunburunaydık. Böyle bir savaş için yeterince eğitimli olmadığımızı anlamıştık. Her gün onlarcamız ya ölüyor ya da yaralanıyordu. Ben de yaralandığımda askerliğimin bitmesine yaklaşık altı ay vardı.”
Böyle başlıyordu onun hastanede yatarken konuştuğu kişilere anlattığı kendi öyküsü. Doktor; “Sanki bir kör testere ile kesmişlerdi” gibi demişti, sağ bacağındaki yarası hakkında. Bir yandan acı içinde kıvranırken bir yandan da seviniyordu. Bu yara onun askerliğini sağ salim bitirmesini sağlayacaktı."




Bir kız vardı.
Onu seviyor muydu?
Pek emin değildi.
Askere gelirken söz kesmemişlerdi.
Kız bekleyeceğini söylemişti yalnız.
Geçen süre içinde yalnız bir kez mektubunu almıştı.
O kızın kendisini sevdiğini düşünüyordu.
Kendisi duygularından emin değildi.
Askerliğin ilk günlerinde kıdemlileri bir sevgilinin olmasının iyi olacağını söylemişlerdi. O da askerden önce o kızın da içinde bulunduğu bir arkadaş grubunun resminin içinden kızın olduğu yeri kesmiş, onu büyütmüş ve hep üst cebinde taşımıştı. Diğerlerinin dediği gibi olmuştu. En zor anlarında hep onu düşünmüş, o güç vermişti. Uzaktayken bile kendisine bu kadar katkısı olabiliyorsa herhalde evlendiklerinde her şey güzel olur diye düşünmeye başlamıştı yavaş yavaş.

Çok iyi bir adamdı bu genç doktor. Şarapnelin parçaladığı bacağındaki yarayı bir kuyumcu gibi temizlemişti. İşe yarar ne varsa bırakmış, yaramayanları ise çıkarıp almıştı. Herhangi bir sekel kalmayacağını, yalnız yaranın izini taşıyacağını söylemişti. Başlangıçta çok yavaş iyileşen yara bir noktadan sonra iyileşmesini hızlandırmıştı. Doktor her sabah onu ziyarete geldiğinde yaptığı işten duyduğu mutluluk yüzünden okunuyordu. Bir askerin yarasını iyileştirmiş olmakla övünüyordu. Çok yakında eski görevine gidebileceğini söylüyordu. Bir defasında bunu istemediğini doktora sezdirmiş, doktor ona askerliğin erdeminden, yaptığı işin ne kadar önemli olduğundan söz etmiş, yüreklendirmeye çalışmıştı. Yaralanmanın yalnız insanın bedeninde değil ruhunda da izler bırakacağından söz etmiş, bunu bu sırada aşmazsa ileride daha büyük sıkıntılar ve sorunlar yaşayabileceğini söylemişti.

Düşününce bir ara kafasına yatar gibi olsa da, sonrasında bu düşünce çok aptalca gelmişti. Savaşla ilgili düşüncesi onlar gibi değildi. Anlamsız bir savaşta ölüyor ya da öldürüyorlardı. Kim bilir kendisi farkında olmadan kaç kişinin yaşamına son vermişti. Bu savaş onun savaşı değildi. Bir an önce buradan kurtulmak ve savaşın uzağında sıradan bir insan olarak yaşamak istiyordu.

Hemşire günlük yaptığı pansumanla ilgili bilgi verdiğinde doktor şaşırmış, sonraki pansumanda kendisini de çağırmasını söylemişti. Ertesi gün baktığında gerçekten hızla iyileşen yarada bir duraklama olduğunu fark etti. Herhangi bir enfeksiyon yoktu. Ama oluşan yeni deri alttaki dokuya bir türlü yapışamıyordu sanki. Kullandıkları merhemlerden kaynaklanabileceğini düşündü önce, sonra bunun olamayacağına karar verdi. Uygulamada bir değişiklik yapmamışlardı. Hemşireye aynı şekilde sürdürmesini ve bir süre izlemelerini söyledi.Birkaç gün sonra hemşire yanına gelip “doktor bey neden böyle olduğunu anladım” deyip gördüklerini anlattığında böyle küçük bir numarayı nasıl yuttuğuna kendisi de şaşırdı. Asker her gece bacağını sargının üzerinden karyolanın yuvarlak demirine sürtüyor, bu sırada oluşan yeni deri, altındaki dokulardan ayrılıyordu.

“Hastanın bacağını kasığına kadar alçıya alalım” dedi. Askerin direnmesine karşın bunu yaptılar. 20. günde alçıyı açtıklarında yaranın tümüyle kapanmış olduğunu gördüler. Yalnız dizden başlayıp ayak bileğine kadar ince uzun bir yol gibi uzanan bir yara izi duruyordu. Derinin üzerindeki kabukları su banyosu içinde bıraktıktan sonra vazelinle yumuşatıp kaldırdıklarında yeni doğmuş bebek derisi gibi pembe nedbe dokusu doktor ve hemşire işbirliğinin zaferini ilan ediyordu. Asker artık birliğine dönebilecek hale geldiğinde yaklaşın 2 ayı vardı askerliğinin bitmesine, birkaç gün de eski gücüne kavuşması için beklendi. Kendisine yara dokusunun bakımı hakkında da bilgi verdiler.

Hastaneden çıktığı gün doktor onunla konuşmuş, askerliğin anlam ve öneminden, bunun daha sonraki gündelik yaşamında ne işe yarayacağı konusunda küçük bir söylev çekmiş kendisini yüreklendirmeye çalışmıştı. Doktor sözlerini bitirdiğinde kısık ve söylediklerinden korkar gibi; “Komutanım çok iyisiniz ama beni ölüme yolluyorsunuz. Bunun farkındasınız sanırım” demişti. Bu sözlerine doktor kızmış, yüksek bir sesle; “Doktorlar ölüme yollamazlar asker.... Doktorlar iyileştirirler, yaşatırlar. Siz askerler ya öldürürsünüz, ya da ölürsünüz. Aslına bakarsan askerin görevi ölmektir.”

Doktoru selamlayıp yanından çıkarken içinden “ben de bu görevimi yapmaya gidiyorum o zaman” demişti.

Aradan bir hafta ya geçmiş ya geçmemişti; bir yaralı olduğunu söyleyip doktoru çağırdıklarında her gün birkaç kez yaptığı gibi hızla aşağıya inmişti. En güvendiği hemşiresiyle birlikte adeta bir hurda yığınına dönmüş askere müdahaleye başladıklarında yaşama şansının hemen hiç olmadığını anlamışlar, birbirlerinin gözüne baktıktan sonra işlerine dönmüşler, bir makine gibi yapmaları gereken her şeyi yapmışlardı.

İşleri bittiğinde askerin üzerinde kalan üniforma parçalarını makasla kesip onu soydukları zaman askerin bacağındaki izi görmüşler, bu askerin o asker olduğunu anlamışlardı. Birkaç dakika sonra asker son nefesini müdahale masasından kaldırılmadan vermişti.

Askerin dediği olmuştu:
Onu ölüme onlar yollamışlardı.

3.2.2002

(Andrei Makine’nin “Son Söz” adlı romanındaki bir hikayeden esinlenerek yazılmış ve ilk kez Gümüşlük Akademisi'nin sayfasında yayınlanmıştır.)

10 Ekim 2010 Pazar

VAZODAKİ GÜLLER


Masasının kenarında uzunca, dar, cam bir vazo dururdu hep. Bu vazonun içinde her biri farklı zamanlarda konulmuş ama hepsi de “kırmızı” renkte güller dururdu. Bazıları gerçekten yeni konulmuş ve “kıpkırmızı” olurdu. Bazıları ise artık kuruyarak siyaha dönmüş renkleriyle, belki de aylar önce oraya konulan güllerdi. Bazılarının artık yaprakları kopmuş olurdu. Kopan yapraklar da ya vazonun ağzının kenarında, ya da altındaki beyaz tabağın içinde dururdu. Her bir gül diğerinden ömür olarak ve renkçe farklıydı.

Bir gün ona bu vazoyu ve içindeki “kırmızı gül”leri sordum.

Merakımı anlayışla karşıladı.

-“Bu odaya gelen herkes sorar bunu bana” dedi. Sonra da ekledi:
-“Aslında bazen ben de sorarım kendi kendime, bunu neden yaptığımı. ‘Bilmiyorum!’ sözü belki de tek bir yanıtı bunun. İleride belki de yeni bir roman yazarım buna dair. Adı 'Gülün Ömrü' olabilir. O romanda anlatmayı denerim. Eğer yazabilirsem o zaman romanı okuduğunda bu sorunun yanıtını bulursun.”

Sustu. Belli ki düşünüyordu. Tam aklıma gelen ikinci soruyu soracakken sürdürdü:

-“Ama bunu yapmak hoşuma gidiyor. İskelenin solunda bir çiçekçi kadın var. Adını bilmem. Benim için o, bana ‘kırmızı gül’ satan ‘Çiçekçi kadın’dır. O beni sever, ben de onu severim. Aşağı yukarı haftada bir geçerim oradan. Her zaman bir demet kırmızı gül uzatır bana. Parasını verir alırım. Sonra içinden birisini ayırırım. Onu ayrıca benim için sarar. Demetin kalanını ona verirken, içinden bir tane daha alır ve sapını koparıp, kendi ellerimle onun göğsüne takarım. Çok hoşuna gider. Çok güzel bir kahkahası vardır. Bir kahkaha atar, ben gülü takarken, Göğsünü hafifçe yukarı kaldırır. Elimin tenine, en azından göğsüne değmesini ister gibi gelir bana. Açık gri gözlerini gözlerimin içine diker ve gözleriyle sanki bir şeyler söyler. Onun gözleriyle söyledikleri, benim anladıklarım mı, değil mi bilmem. Ama hoşuma gider gözlerinin ifadesi. Hiç dokunmadım ama yakasından göründüğü kadarıyla hafif koyu renkte ama duru, dingin teni.”

Aklıma gelen ikinci soruyu sormaktan vazgeçtim. Şimdi aklıma gelen soru ‘ikinci soru’ olmalıydı. Yine soru ağzımdan çıkamadan içimde kaldı. Çünkü o anlatmaya devam ediyordu:

-“Arkada tezgahta oturan eşine seslenir o sırada. Adı “Kamil”. ‘Kamil bak sevgilim bana yine gülümü takıyor. 10 yıl oldu seninle evleneli, bir kez evlendiğimiz gün saçlarımın arasına bir kırmızı gül takmıştın. Bak o her hafta bana bir gül takıyor. Benim gerçek sevgilim bu adam. Seni sevmiyorum artık’ der ardından da bir kahkaha patlatır.
O sırada Kamil de elindeki bıçağı bana sallar ve güler, sonrada beni bir gün elindeki kör bıçakla vuracağını söyler. Ben de ona gülerim. ‘İstersen güllerden birini al da onun kulağının arkasına sen tak, bak gözü açık gidecek karının’ derim, gülerek. O yine bıçağı sallar. ‘Vuracağım seni bir gün’ der. Sonra adını bilmediğim çiçekçi kadına güllerin kalanını, her birini buradan geçen bir genç kıza vermesini söylerim. Kızları da Kamil'in seçmesini isterim. İkisi de birer kahkaha daha patlatır, ben de katılırım onlara.

Bu iki yıldır, burada olmadığım zamanlar ve havanın çok yağdığı günler dışında, aşağı yukarı her hafta yinelenir. Kamil kızları seçer mi, kadın o gülleri kızlara verir mi bilmem. Gezdiğim yerlerde yakalarında buradaki güllerin eşi olan kızları ararım hep. Çok nadir çıkar yakasında gülü olan birileri.

Ama arada oraya, Kamil’in yanına otururum; o da gül verdiği bazı kızlara dair bazı şeyler anlatır, onu dinlerim. O anlatırken Kamil hep güler. ‘Yalan söylemesene kız’ der karısına. Gerçekten yalan mıdır, değil midir bilmem. Ama onun anlattığı kızların hepsi de hoşuma gider. Bazı sorular sorarım. Verdiği yanıtlarda da hep ona dair bazı özellikler yakalarım. O her kızda kendisini anlatır gibi gelir bana.

Yaprakları tümden dökülen güllerin saplarını çıkarır atarım. Bazısının yaprağı hiç dökülmez, rengi önce koyulaşır, sonra solar ama tüm yaprakları ilk günkü gibi kalır. Ama sonunda onların da yaprakları dökülür. Bu vazoda ilk koyduğum zamandan kalan gül yok hiç. Onların her biri bence bir ‘aşk’ı anlatır. O yüzden hiçbir aşkın iki yıl süremeyeceğini iddia ederim ben. Hiç yaprağını dökmeyen güller, ilk günkü heyecanıyla süren aşklardır.

Vazoda hep birkaç tane böyle gül vardır. Her biri başka renkte, başka yaşta. Her birinin hikayesi hem aynıdır, hem de birbirinden çok farklıdır. Bazen onlara kulak verir tıpkı çiçekçi kadın anlatırken dinlediğim gibi onları dinlerim. Sanki her biri o güllerin takıldığı aşkların hikayelerini, nasıl başladıklarını, nasıl sürdüklerini ve nasıl bittiklerini fısıldar bana. Bir gün yazacağım onları. Birgün...”

(17.11.2006-03.11.2008)

Bu öykü ilk kez Gümüşlük Akademisi sayfalarında yayınlanmıştır.